Friday, January 13, 2012

Yavru Vatan KKTC ve Tum Turkiye'nin Aci Kaybi Rauf Denktaş

KKTC nin yorulmaz lideri acilarin en buyugu evlat acisina muhaliflerinin karanlik oyunlari sonucu omru boyunca 3 kez katlanmis ama barış yolunda, temelinde özgür ve onurlu bir yaşam mucadelesinden bir an olsun vazgecmemistir. Onun ilkelerini yasatmak bugunki Kibris genclerinin tek kurtulusudur. Allah gani gani rahmet eylesin, tum yavru vatanin basi sagolsun.

Rauf Denktaş'ın hayatı

Rauf Denktaş, 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs'ın Baf bölgesinde doğdu. Rauf Denktaş 1,5 yaşındayken annesini kaybetti. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi. İlkokuldan liseye kadar yatılı okudu. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere'ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlık mesleğini icra etmeye başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı.

1949'da Aydın Hanım'la evlendi. Denktaş'ın bu evlilikten üç oğlu ve iki kızı oldu.

1948'den itibaren siyaset sahnesine çıkmaya başladı 27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Dr. Fazıl Küçük ile beraber katıldı. Kıbrıs'ta Türk Cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenerek Kıbrıs'taki Türk toplumunun çıkarlarının birleşmesini sağladı.

Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Onu siyasette görmek istemeyen İngiliz yönetiminin baskılarına rağmen savcılık görevinden istifa etti Böylece tamamen siyasete atılarak hayatını Kıbrıs Türklerine adamaya başladı.

Rumların "anavatan" Yunanistan ile birleşmesini ön gören Enosis ideali adada terör estirmeye başladı. Adayı terorize eden EOKA'ya karşı Türklerin direnişini Denktaş örgütledi.

1958 yılında hükümetten istifa eden Denktaş 1 Ağustos 1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı ile Türk direnişini örgütledi.

Adadaki krize uluslararası toplumun müdahalesi sonucu 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı. Antlaşmalar sonucu oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında büyük rol oynadı. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi

16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı'na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

1964 Londra Konferansından sonra Makaryos tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Yeşilada'ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy'e çıkarak savaşa katıldı.

1967'de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye geri verildi. 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs'a döndü.

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi. 28 Şubat 1973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi.

Adadaki krizin bir türlü yumuşamaması sebebiyle 20 Temmuz 1974 günü Türk ordusu Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlattı. 22 Temmuz'da Türkiye BM Güvenlik Konseyi kararını kabul ederek ateşkes ilan etti. Ateşkes sonrası Cenevre'de Konferans toplandı.

Konferansta Kıbrıs Türk Toplumu lideri olarak Rauf Denktaş yer aldı. 13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi.
1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu. 22 Nisan 1990'da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi.
12 Kasım 2002 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’e aynı anda sunuldu. Cumhurbaşkanı Denktaş planı tüm yönleri ile dikkatlice inceleyeceklerini, yapıcı bir anlayışla değerlendireceklerini ve hükümet, meclis ve Türkiye ile değerlendirme ve istişareden sonra, halkın görüş ve düşüncelerine başvuracağını belirtti.
Üç kez revize edilen Annan planı sürecinin ardından 17 Nisan 2005'te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Mehmet Ali Talat'a devretti.
İngilizce ve Rumca'yı iyi bilen Denktaş'ın Üç oğlu ve iki kızı oldu.
Rauf Denktaş'ın bugüne dek yayınlanmış 50 kitabı ve bir film senaryosu (İşgal Altında) var. Yazarlık ve fotoğrafçılığı hobi olarak gören Denktaş Amerika, İngiltere, Avusturalya, İtalya, Türk Cumhuriyetleri, Polonya, Fransa, Avusturya ve Türkiye Cumhuriyetinde fotoğraf sergileri açtı.
Sayısız konferanslar veren Denktaş birçok üniversiteden ödüller ve fahri doktora ve profesörlük payeleri aldı.





Tuesday, November 15, 2011

Kahve Sevenlere

Her kahve aynı tadı taşımaz

... Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan ona gore degişir...

Sahilde oturduğun rüzgarlı bir sonbahar günü, en sevdiğin dostun ağlarken içtigin kahvenin tadı kederlidir...

Kahve telvesine yüreginin acısı karışır.

Bir pazar öğle sonrası annenin "hadi bir kahve yap da içelim" dediği kahve huzurludur...

Köpükler annenin göz bebeklerine yansır...

Dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir...

Bir gece vakti zil zurna sarhoş birinin içtiği kahve düşülen kuyudan çıkma cabasıdır...

Koyu kıvamlı kahverengi bir ipe tutunur çıkarsın ... Çıktığın an uyuyakalırsın...

ferahlıktır!!!

Dostlarla içilen kahve neşedir...

Kahkahalar köpüklerin üzerinde yüzer...

Tek başına gece vakti balkonda içtiğin kahve yalnızlıktır...

Acıdır tadı...

Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır...

Baban için yaptığın kahve sevgi doludur...

Çay bardağında, az şekerli...

Kahve gibi görünmez sana...

Ama sıcaktır dumanı tüter ve kokusu büyülüdür...

Beklemediğin bir anda sana uzatılan kahve baskadır... Isıtır insanın içini...

Yorgun olduğunda içtigin kahve hafifletir seni...

Kendine getirir, unutturur günün ağırlığını...

Kahve aynı kahvedir belki...

Köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynı kahvedir ama icilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadlari degişir...Her kahve aynı değildir bu yüzden...

2010 ANONIM

Monday, October 10, 2011

Avrupa Osmanlı gibi olmalı


Dünyaca ünlü filozof Slavoj Zizek, Radikal'den Kaya Genç'e anlattı "Bence Osmanlı 19. yüzyılda ve öncesinde yerel özerkliklere izin vererek doğru şeyi yaptı; ben bugünün perspektifinden bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu'na sempati besliyorum"


Slavoj ZizekSlovenya’daki evinde 11 yaşındaki oğluyla birlikte oturmuş, gelecek planlarını anlatıyor. Buradaki hayatını ‘çileci’ bir hayat olarak tanımlamaktan hoşlansa da, on yılı aşkın bir süredir Avrupa’nın en heyecan verici filozofu olarak sahip olduğu ünün getirdiği popülerliğin tadını çıkarmayı sürdürüyor. Şu sıralar dikkatini yeni dönemde vereceği derslerden, 14 Ekim’de New York’ta Fransız filozof Alain Badiou ve sol düşüncenin başka önemli isimleriyle birlikte katılacağı “Komünizm: Yeni Bir Başlangıç mı?” konferansından ve nisan ayında yayımlanacak “Büyük Hegel Kitabı”ndan çok dünyanın yaklaşmakta olduğu yeni “kritik durum”a yöneltmiş durumda.


israil’le Türkiye arasındaki son krizden haberdar mısınız?
Gazze ve gemiler meselesinde Türkiye’nin konumuna büyük bir sempatiyle yaklaşıyorum ancak İsrail’i şeytanlaştırma taraftarı olmadığımı da söylemeliyim. Çok daha masum görünüşlü olaylara odaklanmak taraftarıyım. Gazze’de Hamas var, İsraillilere atılan füzeler var, diyelim ki bunları kabul ettik, fakat Batı Şeria’da yıllar boyunca hiç terörist saldırı olmadı ve bakalım İsrailliler burada ne yapıyor? Kendi gazetelerinde okudum, Batı Şeria’da ne zaman zeytin hasadı olsa buradaki yerleşimciler Filistinlilerin tarlalarını yakıyor, sularına zehir katıyor, camileri ateşe veriyorlar. Yaşananlar o kadar açık ki kabul etmemek ikiyüzlülük olur. Bu korkunç bir sömürgeleştirmedir.

İsrail’deki siyaseti eleştirdiğiniz için Yahudi karşıtlığıyla suçlandınız. 
Günümüzde tuhaf bir figür ortaya çıkmakta, bunun en iyi örneği Norveç’teki Anders Behring Breivik adlı o delidir. Breivik bir yandan Siyonist’ti, kesinlikle İsrail devletini savunuyordu. Ama bir yandan da Yahudi karşıtıydı. Breivik vakası, Yahudi karşıtı bir Siyonistin paradoksudur. Müslümanlara karşı güçlü bir İsrail devletini savunmak... Bu Amerikalı neo-muhafazakârların yaptığı şey değil mi? Fox News’ten kovulan Glenn Beck de Siyonist ve Yahudi karşıtıydı. Buradaki gerçek, İsrail devletinin siyasetini meşru göstermek için geleneksel olarak Yahudi karşıtı olanlarla işbirliğine gittiğidir. Buradaki fikir şu: Evet, sizi anlıyoruz! Siz Yahudilerin tehlikeli olduğunu, devletlerin homojen olmaları gerektiğini düşünüyorsunuz! İzin verin biz de böyle düşünelim ve aynı düşünceyi buradaki Filistinliler üzerinde uygulayalım! Bu bence Yahudiler için ruhani bir trajedidir, Yahudiler bu çılgın ulus devlet oyunlarını oynamadıkları takdirde büyük bir ulustur. Yahudi karşıtlarıyla yaptıkları bu tarihi uzlaşma, büyük bir trajedidir. İnsanlar bana “İslamcılar Avrupa için tehlikedir” dediklerinde işte bu yüzden öfkeleniyorum. Eğer Avrupa mirasında olumlu şeyler varsa, bugün bunların en büyük düşmanı İslamcılar değil, Avrupa’yı savunduğunu söyleyenlerdir.

Christopher Hitchens geçenlerde solun ikiye bölündüğünü, bir bölümünün anti-emperyalist diğerinin anti-totaliter olduğunu yazdı. Siz de kitabınıza 1989’un 20. yılıyla başlamışsınız, solu bu şekilde tanımlamayı doğru buluyor musunuz? 
Hayır kesinlikle. Fransa’da Bernard-Henri Levy’nin öne sürdüğü bir ayrım bu. Anti-emperyalizmin bugün totaliterlik, Yahudi karşıtlığı ve benzeri şeylerin maskelenmiş hali olduğunu söylüyorlar. Hatta Bernard-Henri Levy günümüzde anti-kapitalizmin Yahudi karşıtlığının maske takmış hali olduğunu söylüyor. Yani kapitalizmi eleştiriyorsanız eğer, Yahudi karşıtısınız. Hayır, aman Tanrım, bu fikirle nasıl uzlaşabilirim, ekonomik emperyalizm ve neo-kolonyalizm hâlâ hayatta ve işliyor, değişen tek şey bugün daha çoklu merkezli bir dünyaya girmemiz... Ayrıca yalnızca Amerikan ve Batı Avrupalı değil, aynı zamanda öteki ülkelerin neo-kolonyalizmini ve emperyalizmini de sorgulamalıyız. Örneğin Çin’in Burma’da, Zimbabve’de, Hindistan’ın Kaşmir’de yaptıkları. Bunların emperyalist birer neo-kolonyalizm girişimi olduğu çok açık. Sevgili dostum Udi Aloni, Yahudi ama anti-Siyonist bir sinemacı, geçenlerde Kaşmir’e gitti, burada isyancılarla konuştu. Hindistan’ın Kaşmir’deki işgaline karşı olan isyancıların silahlarını bıraktığını biliyor muydunuz? Artık silahlı değil, barışçı bir mücadele yapacaklar. Ama ne oluyor?Hindistan hâlâ onları yargılıyor, peşlerine düşüyor, onları terörist olarak görüyor.

Benzer bir tartışma Kürtlerle ilgili olarak burada da yapılıyor. 
Buradaki mesele, kültürel ve siyasi otonomiyi hangi ölçüde sağlayabileceğinizle ilgili. Bence Osmanlı 19. yüzyılda ve öncesinde yerel özerkliklere izin vererek doğru şeyi yaptı; ben bugünün perspektifinden bakıldığında 19. yüzyılın çokuluslu imparatorluklarından ikisine, Avusturya Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarına sempati besliyorum. Çünkü demokratik ve çok kültürlü olmak anlamında başarılıydılar. Yıkılmaları için içsel bir gereklilik yoktu. Yıkıldılar çünkü daha büyük ülkeler harekete geçti. Rusya, Doğu Avrupa’daki çıkarları içinAvusturya İmparatorluğu’yla, Akdeniz için de Osmanlı’yla karşı karşıya geldi. Bu iki imparatorluğu otomatik bir biçimde yozlaşmış olarak görmememiz gerekir. İmparatorluklar ilk dünya savaşıyla çöktü ve Türkiye ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun çökmesinin bedeli de İkinci Dünya Savaşı oldu. Avusturya Macaristan İmparatorluğu yıkılmasa İkinci Dünya Savaşı da olmazdı. Türkiye’de eleştirilecek şeyler var, ama hatırlıyorum da çocukken, eski Yugoslavya’da ilkokula giderken bize Sırpların Türk işgalcilere karşı direnen kahraman bir ulus olduğu öğretildi. Ben de konuyla ilgili okumaya başladım, Türk işgalinin okulda öğrendiğimiz gibi korkunç olmadığını öğrendim. Çok daha açık ve hoşgörülü bir yönetim vardı. Bugün çok kültürlü formüllere sahip bu tür ülkeler haline gelmeye doğru gidiyoruz. Paradoksal biçimde Avrupa’nın modelleri bunlar, belki de Avrupa’nın tamamı bugün bir Osmanlı veya Avusturya imparatorluğu şeklini almalı!

Bu görüşleriniz yüzünden Sırp milliyetçileri size kızmıyor mu? 
Sırbistan’da Kosova’yı desteklediğim için nefret ediyorlardı. Şimdi de Kosova’da yapılanları biraz eleştirmeye başladım; bağımsızlığı desteklemiştim ancak devletin yöntemi, Birleşmiş Milletler ve Avrupa işgali altında oluşu çılgınca ve bence sorunlar çözülmedi. Kosova’nın yeniden Arnavutluk’a katılması doğal olmaz mıydı? Tam olarak aynı ulusa sahip iki ülkeden bahsediyoruz. Peki neden iki ayrı devlet var? Bunların hepsi jeopolitik oyunlar ve hesaplar yüzünden. Yunanistan da Makedonya’yı tanımayarak, baskı altında tutarak kendi siyasi oyunlarını oynuyor. Makedonya fakir, iflas etmiş, kimsenin ilgisini çekmeyen bir ülke. Yunanlıların Makedonya’nın kendilerine yönelik bir tehdit olduğunu söylemeleri akıldışı. Makedonya’nın Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti olarak adlandırılması bekleniyor. Yunanlı arkadaşlarımı kızdırmak için onlara şöyle diyorum: O zaman neden Yunanistan’ı da Eski Türk Yunanistan Vilayeti olarak adlandır mıyoruz? Aynı durum. Çünkü kimseye karşı bir tehdit oluşturmuyorlar ama çevreleri kendilerine tehdit oluşturan ülkelerle dolu. Bulgaristan, Makedonya’yı kendi ülkesinin bir parçası olarak görüyor. Kosovalılar batı kısmını istiyor, Sırbistan Makedonya’daki Ortodoks kilisesini tanımıyor, bir biçimde Makedonya’yı kendileri kapsamak istiyor. Yunanistan da onlara Makedonya ismini kullanmayı yasaklıyor.

Ekimde Alain Badiou ile Amerika’da bir sosyalizm konferansı düzenleyeceksiniz. Savunduğunuz komünizm fikirlerinin Amerika’da nasıl karşılandığını merak ediyorum. 
Popüleriz ama akademi içinde popüleriz. Bizimki gerçek bir politik hareket değil, entelektüel bir hareket. İnsanları düşünmek için harekete geçirmek amacımız. Liberal demokratik devlet ve kapitalizme güvenmelerine son vermeyi istiyoruz; tek savaşmamız gereken şey kadınlar için biraz daha fazla hak elde etmektir mantığını yok etmek istiyoruz. Küresel sistemin halihazırdaki haline karşı eleştirel olmamız, onun sınırlarını görmemiz gerekiyor. Yapmaya çalıştığımız şey, belli bir anlamda komünizm kavramını yeniden meşrulaştırmaya çalışmak.

Şu anda hem demokrasi üzerine düşünen hem bunu pratiğe döken siyasetçiler var mı? 
Pratik siyasetten bahsedeceksek İngiltere ve Yunanistan’daki göstericilerin akıbetine bakalım. Mısır’da yaşananları gayet rahat anlıyoruz, Mübarek demokrasiye izin vermemişti diyoruz. Peki Yunanistan? Bir arkadaşım Yunanistan’daki göstericilerin partileşmeyeceklerini, bir baskı grubu olarak partiler dışı bir konumda kalacaklarını söyledi. Bu bana çok trajik geliyor, küresel bir vizyonları olmadığını gösteriyor. Protesto ettikleri toplumu nasıl yeniden düzenleyebileceklerini bilmiyorlar. Demokrasinin krizi derken kastettiğim şey tam da bu. Avrupa’da bir protesto ruhu var ancak bu enerji, seçimler yoluyla tutarlı bir siyasi programa dönüşemiyor.

Peki Mısır ve Arap Baharı
Genelde tarihsel olaylara karamsar bir perspektifle bakarım ama Mısır’da olanlar beni büyüledi. Yalnız arkadaşlarımın söylediklerine göre, Mısır’daki en olası çözüm, orduyla Müslüman Kardeşler arasındaki bir tür gizli anlaşma gibi görünüyor. İkisinin de ortak düşmanı Arap Baharı’nın gerçek aktörleri, tüm o sivil toplum örgütleri, sendikalar, feministler... Arkadaşlarım gizli bir sözleşmeden bahsettiler: Ordu, Müslüman Kardeşler’in ideolojik açıdan güçlenmesine izin verecek, karşılığında da maddi ayrıcalıklarını korumaya devam edecek. Bu çok üzücü bir sonuç olacaktır. Libya’da daha da büyük bir trajedi bizi bekliyor. Kaddafi’ye karşı en ufak bir sempati beslemiyorum. Ancak Kaddafi’ye yönelik tepkiler, Mısır’daki gösterilerdeki gerçek özgürleştirici potansiyele sahip değildi. Libya muhalifleri arasındaki en başta gelen askeri figür, eski bir El Kaide cihatçısı. Yani çok muğlak bir durum var ortada. Mısır’da göstericilerin ne istediği açıktı, siyasi bir programları vardı, Libya ise çok farklı ve muğlak. NATO’nun Libya’ya müdahalesi Batı’nın gelecekte bedelini ağır ödeyeceği bir hata olur.

Chavez’in Libya ve Suriye yönetimlerini desteklemesine ne diyorsunuz? 
Chavez’in tuhaflıklarından biri daha. Ahmedinecad’a verdiği destek gibi... İran’da Hüseyin Musavi’yi çok desteklediğim içinİran’daki iki çevirmenimin tutuklandığını öğrendim. Musavi’nin İran’daki yeşil devrimi, Mısır’da yaşananlarla kıyaslanabilir. Musavi hareketi Ahmedinecad ve devletin üst kademesindeki yozlaşmaya karşı çıkıyordu ama bunu basit bir Batı liberalizmiyle yapmıyordu. Özgün bir üçüncü yol, yeni birİran için umuttu. Batı taraftarı sıradan bir liberal veya İslamcı bir köktenci değildi. Chavez Venezuela’da başlarda başarılıydı, favelalarda yaşayan herkesi sisteme, siyasi süreçlere dahil etti. Şimdi gittikçe Latin Amerikan popülizmine kapılıyor, bu da Venezuela’nın petrole sahip olduğu için hayatta kalabilen ülkelerden biri olmak demek. Avrupalı solcular için uzaktaki bir devrimi desteklemek çok havalı ve moda ama ben bu uzak devrimleri idealize etmekten yana olmadım. Lula, Brezilya’da ekonomik açıdan daha az radikal olsa da daha ilginç bir model. Gelecekte devrimlerin Güney Amerika’da olacağını düşünmüyorum. Popülizm felaket getiren bir ideoloji.Arjantin’de olanları hatırlayalım; ben Peron’a çok eleştirel yaklaşıyorum, popülizm işlemeyen bir model. Yeni devrimler Latin Amerika’da olmayacak.

Bugünü anlamak için Marx’tan çok Hegel okumalıyız 
Günümüzde Hegel’i Marx’a göre daha önemli mi buluyorsunuz? Kesinlikle. Kitabımın tezi de bu zaten. Hegel bugünkü durumumuzu anlayabilmemiz için çok daha uygun. Potansiyel bir dönüşümü sağlayacak toplumsal kesimin klasik proleterya olduğu yönündeki kurama artık geri dönemeyiz. Teleoloji, tarihsel gereklilik ve benzeri konularıyla uğraşan kitabımın alt başlığı “Marx’tan Hegel’e geri dönmek” olabilirdi. Genç Marx’ın Hegel yorumunun hatalı olduğu görüşündeyim. Marx Hegel’i ancak daha sonra, Grundrisse’yi ve Kapital’i hazırlarken anlamaya başladı. Sermayenin hareketi ve metalardan bahsederken Hegel’in ne olduğunu anladı. Genç Marx’ın fikirleri ve mesela Alman İdeolojisi kitabı çok büyük bir hataydı; bunları artık bırakmamız gerekiyor.

O zaman biz de genç Zizek’in bir Marksist olduğunu, olgun Zizek’in ise bir Hegelci olduğunu mu düşünmeliyiz? 
Belki de! Ama genç Zizek Marksist derken, aslında liberal demek daha doğru olur; İdeolojinin Yüce Nesnesi gibi kitaplarımda hâlâ sevmediğim şey budur, Marx’a standart bir demokrasi anlayışıyla bakmışım ve demokrasiye yeterince eleştirel yaklaşmamışım. Onu totaliteryanizmin bir biçimi olarak gördüm. Ben elbette demokrasi taraftarıyım ama soru şu: Batı’daki parlamenter, çok partili demokrasi yegâne demokrasi formu mudur? Bu tür bir demokrasinin daha az verimli olduğunu görüyoruz. Örneğin alınan temel ekonomik kararlar bütünüyle demokratik denetimin dışında tutuluyor günümüzde.

Wednesday, October 05, 2011

RIP Steve Jobs 1955-2011

Remembering that I'll be dead soon is the most important tool I've ever encountered to help me make the big choices in life Because almost everything - all external expectations, all pride, all fear of embarrassment or failure - these things just fall away in the face of death, leaving only what is truly important - Steve Jobs
 
With his black turtleneck, wire-rimmed glasses and conspiratorial grin, Steve Jobs was arguably the best ambassador ever between androids and humans.
When Jobs died Wednesday at 56 after protracted combat with pancreatic cancer, the world lost a valuable shuttle diplomat between computers and tablets and gadgets and animated robots, and the people who so desperately long to relate to them.
"We are deeply saddened to announce that Steve Jobs passed away today," Apple, the company Jobs co-founded, said in a brief statement. "Steve's brilliance, passion and energy were the source of countless innovations that enrich and improve all of our lives. The world is immeasurably better because of Steve."
In memoriam, the Apple.com website last night featured a full-screen photo of Jobs — turtleneck, glasses and grin — and this epitaph: "Apple has lost a visionary and a creative genius, and the world has lost an amazing human being. Those of us who have been fortunate enough to know and work with Steve have lost a dear friend and an inspiring mentor. Steve leaves behind a company that only he could have built and his spirit will forever be the foundation of Apple."
The tech world lost a leader; the creative world lost a soulmate. He straddled both worlds like a colossus.
Through his work at pioneering companies like Atari, Pixar, NeXT and, of course, Apple, Jobs imagined ever-present, all-purpose, people-friendly gizmos that bridged the divide between poet and programmer, music lover and machinist, grandparent and gamer, technoid and virtually everyone else.
The genius of his innovative Macintosh operating system, with its mouse-controlled cursor and icons, was the simplicity and ease of its graphical user interface — the design on the screen that enables users to understand the various computer programs. In a metaphoric way, the iconic Jobs was his interface come to life, enabling Apple aficionados to understand the myriad and miraculous ways that iMacs and iPods and iPhones and iPads can enhance human existence.
He also understood on a profound level that no operating system lasts forever. "Remembering that I'll be dead soon is the most important tool I've ever encountered to help me make the big choices in life," he told the Stanford University graduating class of 2005. "Because almost everything — all external expectations, all pride, all fear of embarrassment or failure — these things just fall away in the face of death, leaving only what is truly important. Remembering that you are going to die is the best way I know to avoid the trap of thinking you have something to lose. You are already naked. There is no reason not to follow your heart."
He preached a techie version of liberation theology, espousing that, ironically, by using machines we might liberate ourselves from machines.
Not only an American dreamer, Jobs was an American doer. In this country obsessed with creating jobs, Jobs created. He asked not what we could do for machines, but what machines could do for us.
To some who knew him, apparently, Jobs was supercompetitive, overdemanding and, unlike the machines his company designed, not always easy to interact with. But for many, he was the bartender behind the Genius Bar.
He was like a scout sent back from the future, to assure everyone that whatever was coming was coming in peace and meant no harm and that we were in good hands.
And he was a wunderkind — eternally youthful, even in his dwindling emaciation. Boyish, brash, brilliant. Like the Beatles, Muhammad Ali, Jim Henson and, yes, his rival Bill Gates, Jobs was one of those eternal change agents that America hangs its hopes and hipness on.
Steve Jobs may have died Wednesday, but the vast, virtual world of interconnected computers that he helped create is alive with Steve Jobs videos and photos and memories and testimonials and appreciations — like this one.
He is not gone. He will not be forgotten. His soul is in the machine.
 

Wednesday, July 27, 2011

Why healthcare is a responsibility, not a right

There is no “right” answer to the healthcare reform issue. There are facts, opinions, myths, politics and reality, all in no particular order of magnitude. Unfortunately, thus far and likely in the future, the reform will be political and thus costly and painful and will not address the core issues involved in fixing the inherent systemic problems.
There have been many things written with regard to this topic and I suppose one chooses to read that which comports with one’s leanings on the subject. In my case, I have tried to access diverse opinion sources from Brookings and Rand to Cato, National Center for Policy Analysis, The Hudson Institute and everything in between. I have taken the best thoughts from individuals with whom I have corresponded and have incorporated those thoughts as well as my own. If some of these words are similar to others you have heard or read, it is not because I choose to plagiarize them, it is because they have become part of the lexicon of my thinking.

My thinking and these principles are also offered as a consequence of extensive American, Canadian, and, to a lesser degree, British experiences as a physician, surgeon, instructor, and cardiac transplant patient (in the former of the three healthcare systems). They are meant to provoke thought and discussion, and are not offered as sole solutions, though they may have some individual merit by virtue of their common sense. I offer ten principles for healthcare reform and they are of comparatively little cost to the taxpayer when compared to the current Act.
  1. Healthcare is not a right, but a responsibility.
  2. We do not require a single payer, but, rather, a single payment system.
  3. Changes should be made in small increments, easily understood by the People.
  4. Rationing is a logical outcome in any system with limited resources and high demand.
  5. Efficient, effective healthcare must be provided to the truly needy
  6. Medicine must be practiced in a manner and place that is economically efficient, evidence based, specific to local community needs.
  7. All members of Congress, their dependents and all federal employees must live under the same healthcare rules that they themselves create for those that pay their salaries and provide their pensions- We the People. No waivers can be given to any company or entity.
  8. American pharmaceutical companies must decide at what end of the drug development / delivery-to-patient pipeline they wish the American taxpayer to subsidize. They can no longer take from both ends.
  9. Healthcare reform cannot occur without tort reform.
  10. We must create a national healthcare database so that best practices may be established
Healthcare is not a right but a responsibility

If one does not accept responsibility for his or her actions, there are no consequences for a particular behavior and when translated into the delivery of medical care, that only means increased expenditure. “Rights” are either things you, as a free citizen, may do either without interference (with the implicit caveat that you do no harm to others during the conducting of the specific activity deemed a right) or may not be done to you without permission (such as search and seizure).
What is implicit in a right is a protection but not a gift of goods and services created because of the work, sweat, time and capital investment of others. If healthcare is indeed a right, then these healthcare goods must then be seized forcibly, by law or by theft, from others who have provided them in what is a frank violation of their right not to be robbed of their property. This then begs the question of whether the absolute right to healthcare also involves the right to steal from those who produce the goods and services necessary for that care. In a broader sense one must also ask where do one’s rights end? Do they extend to food, or housing or a job?

Integrating AI into Clinical Workflows

By Erdem Asma A CMIO's Strategic Assessment of Risks, Opportunities, and Implementation Imperatives for Provider Organizations   with Cl...