Showing posts with label ABD. Show all posts
Showing posts with label ABD. Show all posts

Saturday, October 03, 2015

BEYAZ 'SARAY' EV

Bu yazı www.amerikabulteni.com’da yayımlanmıştır.

1981 yılında yemin ederek ABD Başkanlığına göreve başlamasından yaklaşık bir ay sonra dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi Nancy Reagan, Beyaz Saray’da akşam yemeğini yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar.

Görevli garson yemeğin hesap faturasını getirmiştir. Baş kahyanın bir garsonla gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın değil son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer almaktadır. Sadece yemekler de değil… Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir. Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir. Kocasının aksine Nancy Reagan’ın şaşkınlığı çok daha büyüktür. Anılarında, ‘kimse bize Başkan ve Eşinin Beyaz Saray’da yaşarken yedikleri yemeklere ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek zorunda olduklarından bahsetmemişti’ diye anlatıyor o şaşkınlık anını. Aslında, ABD kamuoyunun büyük çoğunluğu da pek bilmiyordu. ABD eski Başkanı Bill Clinton’un eşi ve birinci Obama döneminin dışişleri bakanı Hillary Clinton‘ın, bu yıl yayınlanan “Hard Choices” kitabının Haziran ayındaki tanıtım ve imza gezilerinden birinde, Beyaz Saray’dan ayrıldıkları zaman, ‘borç içinde ve beş parasız olduklarını’ söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı. Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray’dan taşınınca Washington DC’de ve New York’ta mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile kızları Chelsea’nin Stanford Üniversitesi parasının kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu olan olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı. Borç batağından, Bill Clinton’ın art arda yayınlanan kitaplarının, ücretli konuşmalarının gelirleriyle düzlüğe çıkacaklardı. Son borçlarını da 2004 yılında ödeyerek borçlarını temizleyeceklerdi.

Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile niçin Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılacaktı? Nancy Reagan’ı çok şaşırtan sebepten dolayı…

ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.

Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir. Amerikalılar buraya ‘saray’ demiyor zaten, o bizim yakıştırmamız. Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevirilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev‘dir. Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, haftasonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin haftasonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.

Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır. Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir. Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor. Hatırladığı en büyük tepki ise Jimmy Carter’ın eşi Rosalynn Carter’a ait. Memleketleri Atlanta’da yemeğin de malzemelerin de çok daha ucuz olduğunu söyleyip durmuş aylarca. Ama ‘first lady’nin şikayetleri, fiyatları aşağı çekmeye yetmemiş. George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlı anı kitabında Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor. Onu en çok zorlayan konulardan biri de, hergün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş. Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm msaraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor.  ‘’Faturada ağzımı açık bırakan kalemler de vardı’’ diye aktaran Bayan Bush şu örneği veriyor:

‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’

ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir. Bu her iki ödeme de vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda. Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir. Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar. Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda… Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.

Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir. ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir. Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir. ”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır. Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür.Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur. Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir.  Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.

Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti. Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkı ve demokrasisidir. Bu gerçeği, bir hizmetçisi, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söyler bir gün:

‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.

Thursday, December 16, 2010

WikiLeaks!

Julian Assange, anne-babası Vietnam Savaşı karşıtı bir gösteride tanışmış “Hacker”lıktan gazeteciliğe geçmiş bir aktivist. Şimdilik muhalif bir adam olarak tanımlayabiliriz. “Yönetişim olarak komploculuk” başlıklı bir tür manifestosunda; bilgi sızdırılması sayesinde, bilgiyi gizli tutmak sayesinde hükmünü sürdüren ve halkını temsil etmeyen yönetimlerin nasıl yıkılabileceğini anlatmış ve sitesinde ifşa ettiği gerçeklerle sanal ortamdaki aktivizmi bambaşka bir boyuta taşıyan ve de kendi deyişiyle “Radikal demokrasi”yi vaaz eden Assange, WikiLeaks web sitesiyle Dünya’nın küresel darbesini yapan biri olarak tarihe geçmiş durumda.

Günlerden Pazar’ı, Pazartesine bağlayan zaman denilen şeyin sabit durmayan bir saat diliminin içerisinde tam olarak 28 / 29 Kasım 2010 tarihleri arasında cereyan eden muhtemelen onun bunun da uluslararası komplo diyeceği bir hal alarak devam ediyor.

Başlangıçta ABD'nin başını ağrıtan WikiLeaks, Amerikan Dışişleri'nden sızdırdığı belgeleri açıklamaya başladı… Anlaşılıyor ki bu ABD ile de sınırlı kalmayacak!

Öyle ki açıklanan belgeler değişik gizlilik derecesinde olup “Top Secret!” tarzında casusluk filmlerini aratmıyor. Amerikalılar dışında yabancılar tarafından görülmesi kesinlikle yasak olan belgeler. ABD büyükelçilikleri tarafından Washington'a gönderilen belgelerin 11 bini gizli ibaresi taşırken, 9 bini yabancılar tarafından görülemez ibaresi taşıyor.

Küçük bir anekdot, sızdırılan belge sayısı 251 bin ve ilk sızdırılan belge 2002 tarihli. En çok telgraf gönderen büyükelçiliklerin başında Ankara, Bağdat, Amman, Kuveyt ve Tokyo büyükelçilikleri geliyor. Ki, Ankara’nın gönderdiği telgraf sayısı 8 bine yakın.

Şöyle ki; WikiLeaks’in olay yaratan belgeler serisinden bir diğer örnek ise 30 Aralık 2004 tarihini taşıyan, gizli ibareli ve de dönemin ABD büyükelçisi Eric Edelman’ın yazdığı belge.

Raporun en can alıcı kısmı ise Erdoğan’ı iyi tanıyan biri Amerikalılar’a onu şöyle özetliyor (bu kişi acaba Emine Erdoğan olabilir mi:) "Tayyip Allah'a inaniyor, ama Allah'a güvenmiyor…" Edelman ayrıca, Fethullah Gülen cemaatinin AKP içinde etkisinin çok büyük olduğunu o dönemin kabinedeki Gülencilerden örnek vererek gösteriyor.
Der Spiegel’in yer verdiği ABD belgelerinden devam edelim;
- Amerika, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a güvenmiyor. Muhalefet ise tam bir komedi..

- Erdoğan'ın dünyaya bakış açısı, hiç bir zaman gerçekçi olmamıştır. (Mayıs 2005)

- Erdoğan, Tanrı’nın "Allah’ın" Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor ve kendisini Anadolu'nun "Volkstribun"u "Almanlar'ın Roma İmparatoru Sezar'ı tanımlamak için kullandıkları tabir" olarak görüyor.

- NATO’daki en büyük ikinci askeri güç olan Türkiye’nin başbakanı Erdoğan, çeşitli bilgileri genel olarak İslamcı gazetelerden alıyor ve kendi bakanlıklarının yaptığı araştırmalara bile gereken ilgiyi göstermiyor.

- Bu nedenlerden dolayı, istihbarat ve ordu artık bazı bilgileri kendisine iletmekten vazgeçmiş durumda.

- Kimseye pek güveni olmayan biri ve etrafında sözünden çıkmayan dar çemberden oluşmuş bir danışman grubu bulunduruyor.

- Her ne kadar atıp tutuyor ve gürlüyorsa da gücünü kaybetmekten korkuyor.
Organize işler bunlar...
30 Aralık 2004 tarihli belgenin devamında 21. Madde’de Erdoğan’ın İsviçre Bankası’nda ki hesabıyla ilgili olan iddiası Edelman tarafından ABD’ye bildiriliyor. Edelman notunda şunları söylüyor: “AKP, yolsuzlukların kökünü kazıyacağını söyleyerekten iktidara geldi. AKP’ye yakın olanların anlattığına göre, ilişkilerdeki çatışmalar ya da partinin ulusal, bölgesel ve yöresel ve bakanların yakın aile fertleri arasında ciddi çıkar ilişkisi ve çatışma olduğu söyleniyor. İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var. Oysa Erdoğan bunları oğlunun düğününde gelen hediyeler ve dört çocuğunun okul masraflarını ödeyen Türk işadamından kaynaklandığını söylüyor. Bu ise çok yüzeysel bir açıklamadır.”

Yine WikiLeaks belgeleri liboşlara kapak olacak mahiyette... 8 Haziran 2005 tarihli, ABD Büyükelçiliği’nden gönderilen bir belge var ki durum mahkemeye taşınacak gibi görünüyor. Söz konusu belge hükümette Erdoğan ile Gül arasındaki çekişmeyi konu alıyor. Hangi bakanın hangi tarikat ilişkileriyle göreve geldiğinin anlatıldığı belgede Abdulkadir Aksu hakkında çok ağır ithamlarda bulunuluyor.

Belgede Hanefi Avcı’nın Emniyet Genel Müdürlüğü Organize İşler Şube Müdürlüğü’nden alınmasını da anlatan bölümde şunlar yer alıyor: “Sami Güçlü’nün görevden alınması, Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün etkinliğini kırma niyetinde olduğunu gösteriyor. Akşit ve Ergezen’i İçişleri Bakanı Aksu karşısında güçlü birer rakip yapar. Eker’in atanmasıyla da Erdoğan, Aksu’nun alanını daraltır. Aksu, son olarak, Erdoğan’ın amaçları doğrultusunda Hanefi Avcı’yı devreden çıkararak Erdoğan’ın isteklerini yerine getirdi. Hanefi Avcı, Emniyet Genel Müdürlüğü organize suçlarla mücadele daire başkanlığı görevini yapan Gülen cemaatinin bir mensubu olarak, AKP’nin içine kadar giden yolsuzluk soruşturmalarıyla dikkati çekmeye başlamıştı. Erdoğan bir süredir Aksu’dan, bazı milletvekillerini AKP’den uzaklaştırma çabası nedeniyle rahatsızdı. Aksu’nun Kürt ayırımcılığı, eroin ticaretine adının karışması, 20 yaşın altındaki genç kızlara düşkünlüğü ve oğlunun açıkça mafya üyeliği kabinedeki konumunu zayıflatıyordu.”
Devamla Erdoğan'ın danışmanları için “Yetersiz” ifadesi kullanılırken, Davutoğlu'na yönelik de “Olağanüstü tehlikeli” nitelemesi yapılıyor. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği’yle yapılan yazışmalarda, Türkiye'nin ekseninin doğuya kaymasına ilişkin endişelere yer verilirken, AKP'lilerin çoğunun İslami tarikatlara üye olduğu, Türkiye'nin İslam devleti olma yolunda ilerlediği iddia ediliyor.
"Yolsuzluk yapan bir hükümet
ve ona göz yuman bir İslamist…"
Benim çıkarttığım sonuç, WikiLeaks kadar detaylı olmasa da bütün pisliğin ve kokuların merkezini söyleyenler zaten vardı… Örneğin sosyalistler ve Marksist teorisyenler… Ayrıca Tayyip ne yapıp edip bu işin içinden çıkmak için “Bunlar ak hükümeti yıpratma çabasıdır” vb. gibi bir şeyler desin… Hazır Amerika “WikiLeaks terör örgütü sayılsın” dedikten sonra. Bu arada iktidardaki zihniyet ABD’lilerin tarif ettiği şekliyle şudur: "Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir İslamist…"
Neyse. . Dedim ya uydurma bir gündemle her şeyi unutturma ihtimalleri de yüksek. Ya Julian Assange için bu adam Ergenekon’un dış uzantısıdır, olmadı KCK’nin arkasındaki asıl beyin adamı, o da olmadı Devrimci Karargâh Örgütü’nün lideridir diyebilirler. Neticede toplumumuz buna uygundur ve böyle bir kurgu gerçekleştirilirse Tayyip ve şürekâsı şu WikiLeaks denen şeyden sıyrılabilir… Olmadı bunlar fitnedir ve dinimizce bu tür şeylere inanılması caiz değildir de diyebilirler.
Ben seçenekleri sıraladım… Gerisi ak iktidarımıza kalmış!
Tayyip’e güveniyor ve inanıyoruz, o ki bu ülkede kıt kanaat yaşayan işçinin, emekçi ve emekliyle birlikte üniversiteli gençliğinin, yoksulların, kadınların ve çocukların ahını alarak sekiz yıl boyunca iktidar koltuğunda oturabilmiştir… Bir sekiz yıl daha neden oturmasın? Bu kudret kendisin de mevcuttur!
Şimdi oldukları gibi görünebilirler… İkiyüzlü, riyakâr, inkârcı ve iftiracı...
Tanrı bile bunlarla baş edemiyor kaldı WikiLeaks!
Not: WikiLeaks sitesini ilk engelleyen ülke İran’la ilgili fantezileri olan Suudi Arabistan oldu, ardından da Suriye, Çin… Geriside gelir artık, sansürleyen sansürleyene bari şu sansür furyası buralara gelmeden filmi gişe rekorlarını kıracak ve kitabı olsa bir gün içerisinde “Bestseller” olabilecek WikiLeaks belgelerini yayımlamaya devam etse de belgeleri yalnızca yayınlayanların kendisi okumasa… 


Integrating AI into Clinical Workflows

By Erdem Asma A CMIO's Strategic Assessment of Risks, Opportunities, and Implementation Imperatives for Provider Organizations   with Cl...