Showing posts with label Istanbul. Show all posts
Showing posts with label Istanbul. Show all posts

Saturday, September 17, 2016

İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı

Doğan Kuban - Eylül 2016

Doğan Kuban: İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı

Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un bir çok alanlarda örnek ve öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi, ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş etkinlikleri inhisarına alıyor.

İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeğe zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.

Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. Günümüzde o sınıra ulaştık.

Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir.

Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de bir milyardan, 215 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır. Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor.

Bugün 1800’deki dünya nüfusu kadar aç var 

Nüfus artışının göstergesi işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde, büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu bir yalandır. 19. Yüzyılda doğruydu. İşsiz ve topraksız Halkın Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da büyük kentlere üşüşmesi açlıktan, sanayileşmeden değil. Çin’de de büyük kent sayısının çok oluşu sanayileşme ile birlikte, ülkenin olağanüstü nüfus yoğunluğundan.

Fakat Türkiye’de kente göç sanayileşme geliştiği için değil, yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hala ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor. 1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü.

Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı yaşamını gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi. Batının en kalabalık kentleri olan Londra, New York, Paris’in nüfusları bugün İstanbul’dan az. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir milyonun 17-20 katı. İşgal ettiği alan 500.000 nüfuslu İmparatorluk başkentinin 250 katından fazla.

Megalopolis: fakir üste hastalığı

Megalopolis hastalığı sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare bulunamayan bir fakir ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal ayrışmanın da mekanıdır. Yaşam olanakları birbirlerinin zıddı olan insanlar birlikte yaşamasalar bile birbirleriyle dirsek teması içindedirler.

Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre, ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları çağın olanaklarını, yüzeysel olsa da, onlara gösteriyor ve öğretiyor. Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve kapitalizmin işine geliyor.

Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri saklamak için bir sürü yalan icat etmeğe zorluyor. Bu durum onların statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, fakat giderek toplumun ahlak dokusunu bozuyor.

Ahlaksız ve dengesiz toplum

Toplumsal hipertrofinin sonucu, ahlaksız ve dengesiztoplumdur. Bu dünyanın her yanında aynıdır. Dünyanın büyük kentleri toplumları kanatan yaralardır. Kuşkusuz Lagash ya da Karaçi ile Paris aynı değil.

Paris her zaman büyük olan ve örgütlenmesi yüzyılları bulan bir dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan aglomeralar. Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu sonunculardandır. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde (yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor. Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var.

Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmağa benzer. Kaldı ki bu büyük aglomeralar fiziksel planlama ile düzenlenecek yerleşmeler değildir. Zaten bu büyüklükte planlamanın birkaç yıl içinde gerçekleşmesi de ekonomik olarak olanaksızdır. İstanbul’da yapılan tıkanan bir dev su şebekesinin ara sıra birkaç borusunu temizlemek ya da değiştirmek gibidir.

Bazen yüz kilometrede birkaç yüz metrelik çiçekli pasajlar olur. Bu, çölde saksıda çiçek anlamına gelir. Yine de İstanbul’da yapılan akıl almaz çirkinlikler yanında çiçek bir ferahlama oluyor. Fakat bunu çiçekleri düz duvarlara yerleştirme yöntemi ile uygulamak evlere şenlik bir uygulamadır. Kargaşanın büyüklüğüne işaret eder.

İstanbul planlanabilir mi?

Bu kentler, bir yandan sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez iştihasına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine, zaman içinde yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmesidir. Spekülasyonu engelleyemesek de, kontrol edilebilir büyüklükte yerleşmelere transfer ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel olabilir.

Büyük kent, insanoğlunun bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır.

Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun uygarlık düzeyini açıklar. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir yaşamsal kalite standardı tanımlarlar.

Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde düşüktür. Berlin ya da Amsterdam’da Karaçi, Kahire ya da İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar yüksektir. İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren kentlerde örneğin Sao Paolo ya da Lagash’da çağdaş yaşamın en büyük kargaşa ve dramları yaşanır.

Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmağa çalıştığı bütün kötülükleri içerirler. Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır.

İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak olası değildir.

Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır.

Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!

Monday, July 09, 2012


Coffee drinking in the Middle East dates back to at least the twelfth century. From there the custom of coffee drinking spread to the whole Islamic world. With its introduction to Turkey, coffee has been an important social beverage for nearly the past four-hundred. The first coffeehouses in Turkey appeared in Istanbul in the sixteenth century, at a time when Istanbul was the capital of the Ottoman Empire. The Empire had already expanded into parts of Europe and was influencing both the European and Turkish cultures. Istanbul's key geographical location served as a link between the east and west through which customs were filtered. 
Coffee drinking was one eastern tradition introduced into Europe through Istanbul. The coffeehouses of Istanbul, being the first physical settings where coffee was consumed and where socializing and communicating were the prime activities, can be considered the prototype of later versions in Turkey and Europe. They became the first non-religious social settings that brought a new appreciation for recreation, communication, and community integration, forever changing the lifestyle in Turkish society. Although coffeehouses are an essential part of daily life as neighborhood community centers, for a period of time they have lost their importance and are nearly extinct in urban areas between 1980s and early 1990s. During this period only in smaller towns and villages can the traditional Turkish coffeehouse be found. 
Similar to the urban areas of Europe and the United States, life in the large cities like Istanbul, Izmir, and Ankara is hectic and time spent outside of work and home is limited. Within the city, older citizens tend to be more willing to frequent the traditional coffeehouse than the young, who often spend their leisure time on more contemporary activities such as frequenting new bars, modern coffeehouses and cafes. In rural areas, where the society is primarily agrarian, people of all ages often visit the traditional coffeehouse as the only place for pastime. Understanding Global Cultures suggested that the primary reasons for the demise of the traditional Turkish coffeehouse and replace them with modern cafes in urban areas were the following:
  • The new generation places less emphasis on traditional values and greater emphasis on earning a living.
  • Alternative activities have emerged as cities become more cosmopolitan and a more modernized lifestyle is preferred. The middle and upper classes  enjoying the top notch art exhibits, cinemas, theaters, concerts, bars and contemporary cafes, modern and trendy coffee houses where they find verity of menu items from all around the world.
  • As social environments in cities are unisex; coffeehouses are highly attractive and smoke-free for a meeting joint.
Even though the problems identified in the past by researchers such as allowing smoking at indoor areas, have affected the coffeehouse tradition, with the recent changes by laws to ban any type of smoking in public they have increased peoples' pleasure of drinking coffee at various social settings. Coffee is still a widely consumed beverage and has especially grown in popularity with the introduction of specialty coffees, such as espresso, cappuccino, and flavored coffees. With the acceptance of a modernized lifestyle the existence of a unique and rich traditional coffeehouse culture in Turkey is now struggling to compete with the emerging new American, French, Italian, or Austrian cafes. The sense of belonging and the need to identify with some activity of a nation's culture is a fundamental component of life. The Turkish coffeehouse is an important cultural tradition that Turks identify with closely and that form the basis for describing and understanding their values and behavior. It is the inability to belong, the failure to identify the character of a place and to recognize it as specifically and essentially one's own, that gives rise to personal worries, and social unrest. The promotion of a concept for a contemporary Turkish coffeehouse which retains its traditional character is an important step towards reviving a centuries old coffee tradition that is slowly ceasing to exist in Turkish cities. An effective way to promote and distribute this concept could be through the marketing method of franchising, which has proven to be a successful format for gaining name, image, and product recognition quickly. The success of franchising primarily depends on the uniformity of an image which requires the design of all graphic components from logo to store layout, followed by a well planned operating system and a continuous financial relationship with business partners.
Although the method of franchising has been successfully implemented in the United States for nearly a century, it is a relatively popular concept for the Turkish market for the last 20 years. The majority of foreign franchises found in Turkey belong to businesses involved in the organic food, natural resources, tourism, fast-food and textile/garment industry. Some of the leading brands such as Starbucks Coffee, Robert's Coffee, Gloria Jean's Coffee, Dallmayr Kaffee, Cafe Crown, Tchibo, Barnie's Coffee, Kahve Keyfi, Dunkin' Donuts, C & C (Coffee and Chocolate), Schiller Chiemsee, Caffé Nero, Pascucci, Testa Rossa, Lavazza are in almost every city where they opened a number of franchised outlets during the last 15 years. Presently, the market has still the potential for accepting franchises from nearly every industry, including coffee. Today the loss of cultural identity portrayed by the demise of historic Turkish coffeehouses  prevented by the contemporary coffeehouse franchises such as Kahve Dünyası, Kuru Kahveci Mehmet Efendi,  Gönül Kahvesi based on Turkish traditions.

Monday, June 18, 2012

About me - Hakkimda


Birthday: January 15
Relationship Status: Married to a Ragin Cajun Anniversary: November 3, 2000
Political Views: Get along with bunch other than fundamentalists
Religious Views:
Bring it all!
Interests:
Cooking, SpearFishing, Snow Skiiing
Favorite Music:
R&B, Latin, Jazz, Classical, U2, Depeche Mode, Phil Collins, The Gipsy Kings...
Favorite TV Shows:
Sopranos, Kurtlar Vadisi Pusu, House, The Bernie Mac Show
Favorite Movies:
The Godfather, The Name of the Rose
Favorite Authors: Oonya Kempadoo, Phaswane Mpe, Wallace Stegner, Ralph Nader, Anything by Nadine Gordimer, Pablo Neruda, Gabriel García Márquez, Toni Morrison, Octavia Paz, Fyodor Dostoevsky, Leo Tolstoy, Mikhail Bulgakov, Nikolai Gogol, Mikhail Bulgakov, Ernest Hemingway, Yasar Kemal, Aziz Nesin, Mustafa Kemal ATATÜRK , Ovanes Kaçaznuni, Bilal N.Şimşir, Soner Yalçın, Pierre Renouvin, Falih Rıfkı Atay, Dan Brown, Michael Baigent, Richard Leigh,Henry Lincoln

Favorite Quotations:
“Religion is not the opium of the masses; religion is the placebo of the masses”
“İnsanlar ancak isimleri soylenmediginde olurler”
“We have learned to fly the air like birds and swim the sea like fish, but we have not yet learned the simple art of living together as brothers.”

Life consists not in holding good cards but in playing those you hold well.
About Me:
I don't mind going nowhere, as long as it's an interesting path.
Email:
erdem.asma@gmail.com
Windows Live            Dont
Facebook Profile           facebook.com/erdem.asma
Education:
Grad School:
Troy '06 Master of Science in Management, Healthcare Management
College:
Troy '99 Bachelors of Science, Political Science
High School:
Kadikoy Anadolu Lisesi

Integrating AI into Clinical Workflows

By Erdem Asma A CMIO's Strategic Assessment of Risks, Opportunities, and Implementation Imperatives for Provider Organizations   with Cl...