Friday, September 24, 2010

SAYIN ÇOŞKUN; BURASI DEMOKRATİK BİR ÜLKE, HABERİN YOK MU? BU YAZI YAYIMLANIR MI?

Sanat galerisi acilisina yapilan saldirilar ve Bekir Coskun'un isten atilisi nedeniyle, 12 Eylul'un ardindan henuz bir ay dahi gecmemisken, "demokratik" degil "baskici" ve toplumu "korkutan" ve modern yasami tehdit eden uygulamalarin bu kadar hizlica sahnelenmesi, cok endise verici ve dusundurucudur.



BEKİR COŞKUN’DAN, HABERTÜRK’ün Yayımlamadığı
12 Eylül referandumu yazısı


Bekir Coşkun, Habertürk’teki köşesinde, 12 Eylül’de yapılacak olan referandumu yazdı. Coşkun, 12 Eylül darbesiyle bugün yaşananları yan yana koydu.”

Evet” derseniz, ikiziniz olacak...
“EVET” derseniz iki tane “12 Eylül”ünüz olacak...
İkiz “12 Eylül”ler...
Birbirinden farksız...
Koyun Mamak’ın yerine Silivri’yi...
GATA gibi hastaneler, diyelim ki o günlerde yaşlı siyasetçilerin kapatıldığı Zincirbozan...
Fişlemelerin yerine telefon dinlemelerini koyun...
Kenan Evren’in yerine, tek karar verici, tek adam, tek ses, tek seçici Tayyip Erdoğan’ı oturtun...
Eğil...

O tek kişinin akşam aklına geleni sabaha kanunlaştıran bir parlamento...
Adı ister “Kurucu Meclis” olsun, ister “Temsilciler meclisi”, ister “Türkiye Büyük Millet Meclisi”...
Oturtun; Sadi Irmak’ın yerine Mehmet Ali Şahin’i...
Eğil...

Korku aynı korku...
Sabah karanlıklarında evlere baskınlar bire bir...
Sorgusuz-sualsiz alıp götürülenler...
Mahkûm olmadan iki sene hapiste unutulanlar tıpatıp...
Kovulan-atılan-içeri tıkılan gazeteciler, profesörler, aydınlar...
Sinmiş sermaye, pısmış sendikalar...
Asılanların yerine; yüreği dayanamayıp erken çekip gidenleri, kendi şakağına kurşun sıkanları, ranzasının demirine kendini asanları düşünün...
Eğil...

Ve yine sonunda bir anayasa referandumu...
Birinci 12 Eylül’ün asker darbecilere dokunulmazlık sağlayan geçici 15’inci maddesi kalkıyor... Bu kez yerine; sivil darbecilere dokunulmazlık sağlayacak aynı işlevde üç madde geliyor...

Tarih yine 12 Eylül...
“Evet” derseniz...
İki tane “12 Eylül”ünüz olacak...
Birinci; 12 Eylül...
İkinci; 12 Eylül...
Nasıl ki bugün inkâr edip de, birincisine “evet” demekten utandınız...
Aynısı olacak...
İkizine “Evet” derseniz...
Utanacaksınız...


Nacizane goruslerim...

Bugun %58 refaranduma evet dese ve bu ulkede anayasa degisse ne olur degismese ne olur? Bir ornek vereyim: Bizim anayasamizdan cok daha ciddi sorunlarimiz varken biz kalkip eyvah “EVET’ cikti, simdi yargi bagimsizligi yok olacak diye kendimize dert ediyoruz. Yargi bu ulkede zaten bagimsiz degildiki bu anayasa degisikligi ile de bagimsiz olsun. Yargi ne zaman bagimsiz olur; yargi mensuplari parayla satin alinamayacaklari zaman! Bu anayasa degisikligi ile biz iktidarin yargi ustunde cok buyuk bir etkisi olacagini ve Turkiye'de herseyin degisecegini zannediyoruz ya; Turkiye'de yargi ustundeki tek iktidar parti marti degil paradir PARA! Turkiye'de yargi alinir satilir. Denetleyen adalet bakani olsa ne yazar, yada muhalefetin onerdigi baska bir organ olsa ne yazar?  Yani demek istedigim burasi yozlasmis ve degerlerini yitirmis bir ulke, hersey para ile cozuluyor. Butun sorunlar para ile ilgili basliyor ve butun cozumler para ile bulunuyor.

Bu ulkede 30 senedir suren ve milyar milyar dolarlarimizi yiyen bir savas var. Bitmesin diye icerden ve disardan destek goren bir savas. Bitmeyince ne olacak? Dunyada bizim aklimizin alamayacagi buyuklukte bir savas lobisi var, bir yerlerden beslenmesi lazim. Bunun icinde dunyanin herhangi bir az gelismis yerinde sosyal-ekonomik veya politik krizler cikmasi lazim. Bizim yasadigimiz krizlerin sadece ulke dinamikleri oldugunu mu zannediyoruz? Hepsi savas ekonomisinin maarifeti. Kimin alet oldugunu saniyorsunuz? Sadece AKP'nin mi? Yoksa gelmis gecmis butun siyasilerin mi? Sadece Turkiye'de mi oluyor bu, yoksa dunyanin her yerinde mi? Hatta bazen kaosu cikaran ulkenin kendi icinde kendi vatandasina karsi hizmet eden satilmislar. Somurdukleri sey yer alti yer ustu zenginliklerimiz veya yargi sisteminiz degil yani. Cunku tum dunyada cikartabildikleri kadar savas cikartabildiklerinde zaten sondajla, raporla, iscilikle, hakimle, savciyla ugrasmaya gerek kalmadan hatta nukleer enerji gelirlerinin bile milyon katindan fazla para kazanabiliyorlar; ustelik ustune kan sicrayan da kendileri degil, her ulkenin kendi evladi...

Biz hepimiz aslinda ayni seyi soyluyoruz ama ayni zamanda butun bu pespaye ortamin faturasini su anki hukumete kesiyoruz. Cunki olay bizim acinizdan kisisellesmis. Ulkenin gecmisten gelen eksikleri gozumuzde silinmis. Herseyi Ataturk dusmani AKP mi berbat etti, onlar gelmeden yeryuzundeki en medeni en demokratik en gelismis en huzurlu ve mutlu ulkesi bizmiydik, yada oyle gibi bir tablo mu ciziyorduk? AKP iktidari oncesinde heralde cok mutlu ve mureffeh bir hayat yasiyorduk, ben kacirmisim.

 
Demek istedigim bizi yonlendirmek isteyenlerin tuzagina duserek bu ulkenin gelmis gecmis tek sorununu AKP olarak gordugumuz muddetce, her secim sonrasinda "allah allah bu halk neden benim sectigimi secmiyor?" diye hayiflaniriz, daha da ileri gidip bizim gibi dusunmeyenleri aptal ve cahil ilan ederiz ve kutuplasmaya yonleniriz. Sorunun kendisiyle yuzlesmek gibi bir derdimiz olmaz zira. Boyle olunca bu cahil ve aptal ilan ettigimiz halk da eline gecen her firsatta, kendisini dislayan, cahil ve hor goren insanlarin tam karsisinda kim varsa ona oy verir. Bu zamaninda Demokrat Parti idi, sonra Adalet Partisi oldu, simdi de AKP. Hic bosuna umitlenmeyelim, 2011'de de su anki tablodan farkli bir sey cikmayacak. 


Bilime inanalim, tarihimizi okuyalim ve sosyolojik analiz ve cikarimlarimizin gucunu azimsamayalim.

Thursday, September 23, 2010

HİLE NASIL YAPIDI?

O meşhur tartışmalı programın kullanıldığı bilgisayar destekli seçimlerden bu yana "seçim ve tasnif ile birleştirmede hile" tartışmaları malumunuzdur. Maalesef YSK bunları dikkate almadığından referandum sonuçları için de aynı güvensizlik devam ediyor. İktidar da yararlandığı için umurunda değil. Aşağıda 12 Eylül 2010 referandumuna dair bir hile değerlendirmesi var. Bilginize sunarken, hiç olmazsa bundan sonraki seçimde benzer kuşkulardan arınmak için, herkesin bu konuyu şimdiden dile getirip sistemin/kullanılan programın vb. düzeltilmesi için etkili bir kamuoyu oluşumuna katkısını dilerim. Unutmayalım, bir sonraki seçime 12 aydan az bir zaman kaldı.

Muammer Karabulut / 14 Eylül 2010

NÜFUS %3, SEÇMEN SAYISI %20 ARTTI, SANDIK SAYISI İSE %5 AZALDI!..

Öncelikli olarak dünya tarihinin en ağır psikolojik savaşına rağmen, Türkiye’de çıkan HAYIR oyları yüzde yüz, %42 olduğu için endişelenecek bir durumun olmadığını ifade ederken, EVET oyları yüzde yüz, % 58 olmadığı için de aşağıdaki kuşkularım arasında öne çıkanları paylaşmak istiyorum. Seçim öncesi %100 evet diyen bir HAYIRCI olarak da çok iyi biliyorum ki HAYIR diyenler BİN kez, EVET diyenler ise BİR kez EVET demişlerdir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Cumhuriyet düşüncesi nükleer attık gibidir. Yok edilmesinin olanağı yoktur. Bunların hepsi beyhude çaba, AB-D’li sapkınların önlenmesi olanak dışı olan ekonomik iflaslarıdır. Diğer tarafta ise referandum sonuçlarının doğruluğu konusunda kuşkuları gidermek ve önümüzdeki seçimlerde halkın iradesini sandığa eksiksiz yansıtmak için başta Afyon, Ankara, Antalya, Bursa, Denizli, Eskişehir, Hatay, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Kilis, Ordu, Sakarya, Samsun, Tekirdağ ve Trabzon olmak üzere, 2007 yılında yapılan seçim ile 2010 yılı arasındaki aşağıdaki farkın açıklanması gerekmektedir:


İLLER 2007 2010 Fark
Afyon 435,885 483,583 47,698
Ankara 2,920,818 3,341,663 420,845
Antalya 1,088,979 1,354,787 265,808
Bursa 1,515,111 1,843,820 328,709
Denizli 576,177 665,282 89,105
Eskişehir 504,415 570,044 65,629
Hatay 786,191 922,012 132,821
Gaziantep 696,510 984,683 288,173
İstanbul 7,406,297 9,206,124 1,799,827
İzmir 2,528,035 2,870,888 342,853
Kayseri 686,241 812,554 126,313
Kocaeli 884,889 1,071,556 186,667
Konya 1,184,757 1,327,534 142,777
Kilis 63,213 75,646 10,433
Ordu 459,697 508,677 48,980
Sakaraya 561,191 612,621 51,430
Samsun 779,810 874,952 95,142
Tekirdağ 454,643 567,415 112,772
Trabzon 494,002 543,650 49,648
Toplam: 4,605,630

Nüfus artışı ile seçmen sayısı nasıl orantısız ise aynı şekilde seçmen sayısı ile oy kullanılan sandık sayısı da orantısızdır. 2007 Genel Seçimleri:


Ankara  Antalya Bursa  İzmir  İstanbul  Türkiye
10.089 3.786 5.144 8.601 24.331 159.026
2010 Referandumu (Halkoylaması):
9.011 3.085 5.032 7.697 22.85 151.549

Sonra da Canlı yayında Yiğit BULUT’un sonuçlar gelmeye başladı açıklamalarının yanına, MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk BAL’ın da ifade ettiği ve davacı olduğu gibi, Erdoğan’ın saat 15.01 (!) itibariyle referandumla ilgili açık ikrarı olan “Neticeler gelmeye başladı” sözlerini üstüne koyun. Daha sonra çıkan referandum sonuçlarını yorumlamak için, F. GÜLEN’in ajansı olan CHA’nın verdiği seçim sonuçları ile çeşitli simülasyon ve grafiklerle daha önce olduğu gibi akılların nasıl alındığını düşünün. Düşünürken de Cihan Haber Ajansı’nın cemaate sandık sandık neden görev verdiğini çok boyutlu araştırın. YSK’nin elektronik ortamda en süratli sayımı yaptığı iddia olunan bir ortamda, sandıklar sayıldıktan yalnızca bir saat öncesinden sonuçlara ulaşma isteğine mantıklı yanıtlar ararken, Erdoğan’ın ABD’de yaşayan F. Gülen’e “Okyanus ötesinden destek veren arkadaşlara teşekkür ederim” sözleri en kestirme yoldur.

Acaba EVET oyları siyasi partilerin tüm sandık sonuçlarını toplayacağı ve YSK’nin sonuçları ile kıyaslama yapacağı öngörüsü ile bu sefer de yukarıdaki tabloda görüleceği üzere mükerrer oylarla mı sonuca gittiler? Çünkü önce bir sorunla karşılaşmamak adına seçmen kütüklerini yargı denetiminin dışına çıkarttılar!.. Daha önce pasif de olsa gündeme getirilen seçmen sayısındaki anormal artışı görmek adına aşağıdaki nüfus artışını ve seçmen sayısını kıyaslamak gerekiyor.

2007 Türkiye’nin nüfusu: 67,803,927
2010 Nüfusu 72,561,312
Fark 4,757,383
2007 Kayıtlı seçmen 42,799,303
2010 Kayıtlı seçmen 52,051,828
Fark 9,252,255

21 Ekim 2007 tarihinde yapılan halk oylaması tutanaklarına göre, seçmen kütüğünde yazılı seçmen sayısı: 42, 665,149 2007 yılı Kasım ayı itibari ile adrese dayalı nüfus sonuçları ise 70, 586, 256 gözükmektedir!..

Biraz hatırlatmak gerekirse; MHP Büyükşehir Belediye Başkanı aday adayı Müsavat DERVİŞOĞLU, İzmir'de yaklaşık 1 milyon seçmen hareketliliği olduğunu iddia ederek, “Kentin nüfusu 2000'de bu yana 368 bin artarken, son 1.5 yılda seçmen sayısı 344 bin yükseldi. 2007'de seçim listelerinde yer almayıp, 2009'un seçmen listelerinde yer alan seçmen sayısı 693 bin 502 kişi. 2007'de seçmen olup da 2009'da seçmen olmayan kişi sayısı ise 349 bin 008. Bu hareketlilik seçimlerin iptal edilmesine neden olabilir. Seçimleri boykot konusu gündeme gelebilir” dedi.

BAYKAL 2008 yılında, 2009 yılı yerel seçimleri için, "Bu seçimler bizim siyasi tarihimizin en tartışmalı seçimi haline dönüşecektir" dedikten sonra, "Bu tartışma hiçbir şekilde mazur görülemez. Kütük konusu ilk kez bunca seçimden sonra yargının etkin gözetimi ve denetimi dışına çıkmıştır. Yargıya genel yetki veren bir anlayış vardır ama fiilen kütüğün oluşumu yargının katkısı ile gerçekleştirilmemiştir" dedi.

CHP İzmir Milletvekili Ahmet ERSİN ise soyadına göre hazırlanan seçmen kütüklerinin kontrolünün imkansız olduğunu söyleyerek, “Cin fikirlilerin yürürlüğe koyduğu bir seçim operasyonu ile karşı karşıyayız. 6 milyon yeni seçmen ortaya çıktı. Bunların nerede olduklarını izah etmenin ise imkânı yok” diye konuştu. Nedenine gelince;
- ADNKS (Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi ) hazırlanırken, her evde kimlerin oturduğunu gösteren formlar dolduruldu. Bu formlarda o evde yaşayanların tüm kişisel bilgileri yer aldı. Bu çalışmaya dayanak oluşturan Nüfus Kanunu’nda, nüfus sayımı sırasında elde edilen formların 60 günlük sürenin ardından imha edileceği belirtildi!.. Bu askı süresinin seçmen kütüklerinin askıya çıkarılması ile ilgisi bulunmuyor. Nüfus sayım sonuçlarını 21 Ocak’ta açıklayan TÜİK, 20 Kasım 2008’de yasal olarak gerekli sürenin dolduğu gerekçesiyle formların imhasının gerektiği yönünde genelge yayımladı. Ancak ilgili mevzuatta, “kayıtların kesinlik kazanması halinde” formların imha edilebileceği bilgisi verildi. Ardından ADNKS’ye yönelik itirazlar sürmesine rağmen ne yazık ki TÜİK Başkanlığı, formların büyük bölümünün imha edildiğini açıkladı!..

YSK ise “Bizim TÜİK’le ilgimiz yok, verileri İçişleri Bakanlığı’ndan aldık” diyor. İmha nedeniyle olası bir itiraz halinde, ilgili adreste denetim yapma dışında denetleme imkanı kalmadı. YSK da zaten itirazları TÜİK kayıtlarına göre değil, “yerinde denetim” yaparak karara bağlayacağını açıklamıştı.
- CHP, bu yasa TBMM’den geçerken itiraz etti mi?
- Neden konu o dönemde tartışılmadı? Soruları sorulabilir. Ama yasaya temel oluşturan tasarı 21 Ocak’ta TBMM’ye sunuldu ve Anayasa Komisyonu’nun 31 Ocak ve 14 Şubat’ta yaptığı iki toplantı sonrasında oybirliğiyle kabul edildi. Muhalefet milletvekilleri karşı oy kullanmadı. Tasarı, 12 ve 13 Mart’ta TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi!.. Bugünkü referandumda neden EVET çıktı sorusunda, yanıtlanması gereken bir soru olarak karşımıza çıktı. Türkiye genelinde siyasi partilerin sandık sonuçları YSK’nin sonuçları ile karşılaştırılması ise umarım yapılıyordur. Şu ana kadar siyasi partilerden birisi “elde ettiğimiz sandık seçim raporları doğrultusunda illerden elde ettiğimiz sonuçları YSK ile karşılaştırmasını yaptık” dedi mi? Hayır. Ama adı sıkça geçen cemaat saat 16-18 arası bütün sonuçları CHA ile elde etti ve gereken ne ise yapıldı!..

Monday, September 20, 2010

ACI AMA GERCEK

-->
Türkiye’de Yıllara Göre Okuryazar Oranları ve Sol Partilerin (*) Aldıkları Toplam Oylar
-->
     (*): Sol Partiler: CHP, DSP, CGP, CMP, EMEP, HP, İP, ÖDP, SİP, TİP, TKP, YTP
  -->
Sonuç: İnsanlar Okudukça Sol partilerden (sosyal demokrat/sosyalist/komünist -veya öyle olduğunu iddia eden partiler) vazgeçiyor. Bir baska deyisle egitimin kalitesi dusmus ve okudugunu anlayamayan, muhakeme yetenegi gelismemis ya da bilgi ve birikimi sorgulayamayan bilincsiz bir kusak ulkenin geneline hizla yayilmis.


Saturday, September 18, 2010

WHAT MOTIVATES US?

SA Animate - Drive: The surprising truth about what motivates us
This lively RSA Animate, adapted from Dan Pink's talk at the RSA, illustrates the hidden truths behind what really motivates us at home and in the workplace. www.theRSA.org

Saturday, August 07, 2010

ULUSAL SAVUNMA, TÜRK ORDUSU VE KUKLA TİYATROSU! / 7 Ağustos 2010

Bir pazarlık sürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri en şiddetli depremini yaşıyor. Generallere yakalama emri çıkarılıyor. Yakalama emri geri alınıyor. Gece yarıları Genel kurmay başkanı başbakanlıktan çıkıyor. Başbakan ABD Başkanı Obama ile telefon görüşmesi yapıyor. Ekranlarda, ‘Orduyu içeri tıkın!’ nidaları. Soroscu TESEV’den, ulusal savunma sanayisine ‘darbe’ yapılmalı çığlıkları! CIA  görevlisi Barkey’den  PKK hükümetle koordinasyon halinde olmasa Habur’dan giriş gerçekleşmezdi!’ beyanı…
Dağda şehirde her gün şehit düşen Mehmetler! İstifa eden bir general..  Natocu  olanlar,  ve bu ulusun ordusu! Şurası kesin: Washington ve Brüksel’den gelen kararlarla Türkiye’nin kaderini çizmeye kalkışanlar yolun sonuna yaklaşıyor…
Dünyanın en güçlü 5. ordusu Türk ordusu  bir ‘darbe’nin muhatabıdır. Azgın bir saldırıya karşı içindeki ayrık otlarına rağmen direnmektedir. NATO’ya girişinden beri, beyin yıkama  çalışmalarına uğradığı, bir asker-elit yaratıldığı halde HALÂ ‘kurtuluşun ve ulusun ordusudur.  Bu nedenle küresel seçkinlerin, emperyalizmin hedefi olmuştur. 2011 yaklaşırken, ABD filmi hızlı sarmak zorundadır. Irak’tan çekilmek, İran’a saldırmak, BOP’u tesis etmek, Türkiye, Irak, İran ve Suriye topraklarını bölerek bir Kürdistan kurmak böylece petrol, bakır, krom, bor  coğrafyasına konuşlanmak arzusundadır. Bu hedeflerini sadece ve sadece Türkiye’yi DENETİMDE ve KENDİ YÖRÜNGESİNDE tutarak gerçekleştirebilir. Başka şansı yoktur.
Bilmektedir ki Türkiye tarihinde bir kez daha, Batının tüm hesaplarını alt üst edebilecek güce ve potansiyele sahiptir! Ulusun en büyük güvencesi Türk ordusudur. Bunu iyi bilenler, orduyu içten ve dıştan paramparça etme azmiyle projeler üretmişlerdir. Ama Türk ordusu halkın içinden çıkmıştır. Bu bir HALK ordusudur. Bazı ülkelerin toplama askerlerine benzemez!
 
Böylesi görülmedi!
            Eğer bu bir halk ordusu olmasaydı, 60 yıldır yapılan emperyalist saldırılar karşısında 10 yıl dayanamazdı. Oysa  dayanıyor, direniyor. Üst kademede zafiyet varsa, tekel işçilerinin sendika yöneticilerini yönlendirişi gibi, alttan gelen gür sesler, Gazi Paşa’nın ruhuyla ilerliyor.
Sınırlar arasında programıyla 82 ülkeyi dolaştım. Her gittiğim ülkenin önce ordusuna baktım.  Böyle bir saldırıya muhatap olan tek bir ordu görmedim.
            Arkasında  dünyanın en büyük faşist imparatorluğu olan bir terör örgütü ile savaşan,   Avrupa Birliği yasalarının dayatmasıyla eli kolu arkadan  bağlanan,  Birleşmiş Milletler kararlarıyla  savaştığı örgütün yerel mekanizmalara yerleştiğini gören, ‘dost’ ülkelerin silahlarıyla vurulan, CIA eliyle kafası çuvala sokulan, hükümet tarafından içeri tıkılan, aniden bırakılan, sonra yine ‘yakalanan’, derken yaka paça ‘götürülen’, bir türlü kurmay başkanı seçilemeyen, yaygın medyada her gün aşağılanıp ‘un ufak edelim!’ denen,   profesyonel askerlerden kurulu alternatif ordu ile tehdit edilen ve 50 derece sıcakta, sırtında 20 kilo yük  dağlarda vatan savunması yapan, bu arada terör örgütünü besleyen uyuşturucu konvoylarına haşa  dokunamayan ve her gün kan kaybeden bir ordu! En son muhalefeti ve iktidarı ile elinden ‘vatanı koruma ve kollama’ görevi yani varoluş sebebi alınmaya çalışılan! Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir silahlı kuvvet böylesine azgın bir saldırıya muhatap olmadı!
 
İki örgüt ve kurtuluş
            Ne kadar güçlü bir temeli varmış ki, 1950’de NATO’ya sokulduğundan beri, yapılan yıkıcı faaliyetler sonuç vermedi! Batı, Türkiye’yi  NATO’ya tutsak ederek ‘Ulusal Savunma Kavramını’ yok etmeyi hedeflemişti. 60 yıldır, TSK içinde,  ABD istihbaratı her türlü psikolojik harbi denedi.  ‘Demokrasi’ kuruluşlarının adamları, özel istihbarat servis elemanları, kurmaylara ders verdi. Harp Akademileri Erasmus programına bile dahil edildi. SAREM’de ders veren bazı isimler tüyler ürperticiydi. Deniz Kuvvetleri’nde ‘Değişimin Dinamiği’ gibi Soroscu bir başlık altında Akın Öngör’e (World Wild Foundation Türkiye başkanı  /Genel başkan Al Gore) konuşma yaptırıldı. Amerikan psikoloji merkezleri temsilcileri, KAL DER gibi dış merkezli ‘Sivilleştirici’ mekanizmalar, F tipi çalışmalar, Türk ordusunun komuta kademesine duhul etti.
            İşte tüm bunlara RAĞMEN, halkın bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri Gazi Paşa ruhunu terk etmedi,  direndi  ve tahmin edemeyecekleri kadar uzun bir zaman direnecek!
            ÇÜNKÜ  bu ordu bugünküne çok benzer bir mücadelenin içinden doğdu. Ve çok önemli iki kavram üzerine kuruldu!
 
Kuvvayı Milliye ve Müdafaa-yı Hukuk.
            Türk ordusu ‘ULUSAL  SAVUNMA KAVRAMI’ üzerine oturmuştur. Ulusal Savunma  demek,  TAM BAĞİMSIZLIK  demektir.  Ve KUVVA-YI  MİLLİYE yani  MİLLİ GÜÇLERCE hayata geçirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Kuvva-yı Milliyenin doğuşunu şöyle ifade etmiştir:
            ‘Hükümet düşman işgali altında, devlet, görevini yapamaz haldeydi. Savunma araçlarının başında gelen ordu da felç edilmişti. ‘İşte bunun içindir ki, vatanı savunma ve korumadan ibaret olan asıl görev, ulusa yönelmişti. Ulusal kuvvetler, orduya, kendi içinden çıkan bireylere, düşman saldırısında  yardım etmeye mecbur oldular. Buna Kuvva-yı Milliye (Ulusal Kuvvetler) diyoruz.’ Müdafaa-yi Hukuk yani Ulusun Haklarının savunulmasını üstlenen örgütlenme ise bir SİVİL SAVUNMA örgütüdür.  Düşmana karşı silahlı güç,  Kuvva-yi Milliye,   yaygın  Siyasal SAVUNMA örgütü ise, Müdafaa-yi Hukuk Örgütüdür.
 
‘Yalnız ulusunun emrinde..’
            Atatürk bu örgütü şöyle tanımlamıştır:
            ‘Başvuracak başka hiçbir merci bulamayan ordu, korunmak, yönetilmek ve sevk ve idare  ihtiyacındaydı. Ve Müdafaa-yı Hukuk örgütü Silahlı kuvvetleri de içine aldı.’ (Mayıs 1920)
            Milli Güçler (Kuvvayı Milliye) ve Hakların  Müdafaası Örgütü (Müdafaa-yı Hukuk) Kurtuluşun temel taşlarını koydular.  Türk Silahlı Kuvvetleri  ulusun iradesinin savunulması için savaşti.  Savunulan hakların en başında TAM BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK gelmekteydi.
Nisan 1922’de Atatürk şöyle özetlemişti:
‘TBMM hükümetinin ORDUSU, istilalar yapmak, saltanatlar yıkmak, saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir.  İnsanca ve bağımsız yaşamaktan başka gayesi olmayan bir ulusun, aynı ülküye bağlı, ve yalnız ulusun emrine baş eğen ve sadık öz evlatlarından oluşmuş saygıdeğer ve değerli bir topluluktur.’
            Bugün bu ‘değerli topluluk’, darbe üzerine darbe alırken, HÜKÜMETE ‘darbe’ yapma  suçlaması çerçevesinde, Kanada’daki Türk hahamlardan tutun da, sponsorları karışık, ABD’ye ‘taraf’ gazetelerin sütunlarından  gelen ‘bilgi belge, kanıtlarla’ (!)  beşer onar esir alınıyor…
            Üstün hizmet madalyalı, 2-3 dalda  eğitilmiş, birkaç dil bilen ve savaş sanatında en üst noktaya ulaşmış, komşu ülke genel kurmay başkanlarının ‘öğretmenim’ diye eline sarıldığı  kurmaylar bugün içeri tıkılıyor. Terfi günlerinde sorguya çağırılıyorlar 
            ABD ve AB merkezleri ‘Atatürk de darbeciydi! Kemalizm ve ruhunu taşıyan ordu yok edilmeli!’ buyuruyorlar. Aynı anda  Türk ordusuna BALYOZ indiriyorlar.
 
Gerçek darbeciler kim!
            Bu çamur harekatında göz gözü görmezken belirtelim ki; Atatürk de, Türk ordusu da darbeci değillerdir. Hiçbir zaman olmamışlardır. Attila İlhan’dan alıntılayalım: “Mustafa kemal istese, Anadolu harekatını paşalar arası bir cunta olarak kurup geliştiremez miydi? Üstelik ittihatçılık geleneği buna müsaitti. Yapmamıştır.”
            Komita fikri yerine şura (kongre) fikrini benimsemiştir. İttihatçıların tam aksini yapmıştır. Askeri bir hareket yerine halk hareketi fikrini benimsemiştir. Anadolu Kongrelerini  Büyük Millet Meclisine, Milli kuvvetleri (Kuvva-yı Milliye) ise Büyük Millet meclisi Ordusuna  dönüştürmüştür.  O ki komutandır, hareketin ruhudur, beynidir, kurduğu orduların başkomutanı olmak için Meclis karşısına çıkar, yetki ister zar zor alır!...
            Çünkü egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olacağı bir devleti kurarken, önce kendisi herkesin uygulamasını isteyeceği bir ana kurala uymazlık edemez!’  (Hangi Atatürk s. 221)
            Bu Milet ordusuyla bir bütündür. NATO sonrası, Türkiye’de gerçekleştirilen tüm darbeler ABD/CIA eliyle ve cuntacı NATOCU paşaların işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir.
 
‘Hafife alınamayacak bir ordu’
            Uzun yıllar uğraşıp ancak bu kadar ileri gidebildiler. İşte bunun hırsıyla koca Türk ordusunun büyük ruhuna saldırıyor, yedi düvel Anayasasıyla Türk ordusunun  tasfiyesini planlıyorlar. TESEV raporlarıyla Batılı mihraklara ‘Askerî sanayiyi durdurun! Ulusal Savunma Sanayisine darbe vurun!..’’ mesajı yolluyorlar. (Bkz Mehmet Ali Güller yazısı)
            Ama kusura bakmasınlar, hedeflerine ulaşamayacaklar… Bir süredir izlediğimiz gizli kapılar ardındaki pazarlıklar, ordu içindeki operasyonlar, Washington’dan çizili harekat planları, çürük elma atamaları, işte gidecekleri yer o kadar!    
            Arslan Bulut’un dediği gibi bu ordu, ‘hafife alınamayacak’ kadar heybetli, çünkü bu ordu ulusun bağrından yetişti, toprakta değil, yüreklerde her kaybettiğimiz yiğidin sesi:
Allah Allah!!! Ve bu ordu, kukla tiyatrosunun perde arkasındakiler ve kuklalar için, hayli deneyli ve GAZİ PAŞA ruhuyla  DİPDİRİ! Zaten bu nedenle bu kadar fırıldak döndürülmesi….
 
Banu AVAR

Tuesday, April 20, 2010

The Dunning-Kruger effect

We've all experienced situations where we've run into people who seemed unable to estimate their own (lack of) skills in a particular area. It might be as extreme as the Creationist who tries to explain science to the scientist, but it can also be people in your day to day life, who overestimates their own skills in one thing or another.

There are two explanations for this. One is the "above-average syndrome", the other is the Dunning-Kruger effect.

The "above-average syndrome" is, simply put, that the average person in a given field will believe themselves to be above average. In other words, more people believe themselves above average than really are. Obviously, only 50% can be above average, but there are perhaps 80% who believes they are.

The Dunning-Kruger effect is related to the above-average syndrome, but it's one explanation of why this syndrome exist (there can be other reasons). The effect is named after Justin Kruger and David Dunning who made a series of experiments, which results they published in the Journal of Personality and Social Psychology in December 1999. The title of the article was “Unskilled and Unaware of It: How Difficulties in Recognizing One's Own Incompetence Lead to Inflated Self-Assessments” which to my mind is one of the greatest titles I've ever seen on an article.

I highly recommend downloading the article, and reading it. It's fairly straightforward, and you don't need any background in psychology to understand it.

Dunning and Kruger looked at the above-average effect, and formed the hypothesis that it takes skills to evaluate yourself. With that hypothesis in mind, they set out to make a number of experiments to either disprove it, or to support it. Since I'm writing about the effect now, you've probably already figured out that their experiments supported their hypothesis.

Their experiments were fairly straightforward:
- Ask people to do some tests.
- Get people to evaluate how well they did compared to others.

At later tests they also included the following:
- Show people how others did.
- Get people to re-evaluate their level compared to others.

First they put people through a number of tests in different areas, and afterward asked them to evaluate how well they would do compared to others based on how they perceived their skill level. The results can be seen in the following figure from the paper.
As can be clearly seen, while the trend line of the perceived skill level was correct, everyone who took the tests believed that they were in the 3rd quartile. In other words, while the people in the 1st quartile estimated themselves lower than the people in the 2nd quartile, they vastly overestimated their abilities compared to others (by some 50 percentage points).

As the study says, there are two potential sources for the this wrong estimate, which Dunning and Kruger tried to evaluate.

Finally, we wanted to introduce another objective criterion with which we could compare participants' perceptions. Because percentile ranking is by definition a comparative measure, the miscalibration we saw could have come from either of two sources. In the comparison, participants may have overestimated their own ability (our contention) or may have underestimated the skills of their peers.

The way they tested this, was by not only asking people to compare themselves with other people, but also by asking them to tell how many questions they thought they had answered correctly. If they were correct in the number of questions they had answered correctly, this would mean that they had underestimated the skills of their peers rather than overestimated their own skills. This was, unfortunately, not the case. It turned out that people were actually pretty good at estimating how many correct answers would place them in their position, but were not able to estimate how many answers they would answer correctly.

In other words, it was not a failure of estimating others, it was a failure of estimating themselves (this held true across all quartiles, but was most strikingly among the lowest quartile).

All in all, the test results pretty much supported the hypothesis which Dunning and Kruger had made, but while it demonstrated the inability of people to estimate themselves, it didn't really address whether people would have the skill-set to re-evaluate their ability.

This is also something Dunning and Kruger set out to test.
Participants. Four to six weeks after Phase 1 of Study 3 [a grammar test] was completed, we invited participants from the bottom- (n = 17) and top-quartile (n = 19) back to the laboratory in exchange for extra credit or $5. All agreed and participated.

Procedure. On arriving at the laboratory, participants received a packet of five tests that had been completed by other students in the first phase of Study 3. The tests reflected the range of performances that their peers had achieved in the study (i.e., they had the same mean and standard deviation), a fact we shared with participants. We then asked participants to grade each test by indicating the number of questions they thought each of the five test-takers had answered correctly.

After this, participants were shown their own test again and were asked to re-rate their ability and performance on the test relative to their peers, using the same percentile scales as before. They also re-estimated the number of test questions they had answered correctly.


The results were very interesting, as can be seen in the two figures I'e made based upon the numbers from the article.
As the figures plainly show, the people in the highest quartile could use the information they gained to adjust their evaluation in the correct direction, though they were still too low. The people in the lowest quartile on the other hand, were unable to properly estimate their own effort, and actually misjudged their score even more afterward.

All in all, the tests supported Dunning and Kruger's hypothesis, and it gives us a better understanding of why people some times are so bad at judging their own skill level.

Having said all that, I should probably mention that later researchers disputes some of the conclusions made by Dunning and Kruger. In "Skilled or Unskilled, but Still Unaware of It: How Perceptions Difficulty Drive Miscalibration in Relative Comparisons" Burson et al. argues that it's not just unskilled people who can have a hard time evaluating their own skill level.

People are inaccurate judges of how their abilities compare to others’. J. Kruger and D. Dunning (1999, 2002) argued that unskilled performers in particular lack metacognitive insight about their relative performance and disproportionately account for better-than-average effects. The unskilled overestimate their actual percentile of performance, whereas skilled performers more accurately predict theirs.

However, not all tasks show this bias. In a series of 12 tasks across 3 studies, the authors show that on moderately difficult tasks, best and worst performers differ very little in accuracy, and on more difficult tasks, best performers are less accurate than worst performers in their judgments. This pattern suggests that judges at all skill levels are subject to similar degrees of error. The authors propose that a noise-plus-bias model of judgment is sufficient to explain the relation between skill level and accuracy of judgments of relative standing.

In Burson et al. study, the best quartile underestimated themselves when dealing with hard tasks as the worst quartile overestimated themselves when dealing with easy tasks.
This doesn't necessarily invalidates the Dunning-Kruger effect, but it does tell us that we can't rely on people to correctly evaluate themselves, no matter their skill level.

Integrating AI into Clinical Workflows

By Erdem Asma A CMIO's Strategic Assessment of Risks, Opportunities, and Implementation Imperatives for Provider Organizations   with Cl...