Saturday, January 16, 2010

MİLLÎ PİYANGO VE ŞANS OYUNLARINDAKİ OYUN...‏

UYAN YURTTAŞ, GEL DE KAYNAŞ:
Şansın Yok Değil, Yok Edilmiş, yoldaş!..
 
“SAYISAL LOTO ve TÜRLERİNDE MÜTHİŞ HİLE-- bu oyunu bozalım!” başlığı altında 16.11.2009’da, “Dostlarım, duyarlı yurttaşlardan Necmiye Güneş bilgilendirdi beni bu konuda. Pek çoğunuz gibi ben de yıllardır oynarım bu şans oyunlarını, hiç değilse bir şansım olsun beklentisiyle. Bu olasılıklar üzerinde kendim de kuşkulanıyordum. Soruşturmacılar kendilerine görev saymışlar ve didiklemeleri sonucunda bu sağmallık sonuca varmışlar. Uygulamaya katılmak sizin elinizde…” diye bir duyuru yaparak şu gerçeklere değinmiştim:
            Şans oyunları çekilişlerinin yapıldığı sistem odası, Milli Piyango İdaresine kapalıymış. Tuzak, GTECH adlı bir İngiliz firması tarafından kurulmuş meğer. Aynı firma tarafından da kontrol edilmekteymiş bu düzensiz düzen. Güvenlik gerekçesiyle içeriye asla kimse sokulmuyor; sistem, oynanan bütün numaraları ve oynanmayanları otomatik olarak tarıyor ve ayırıyormuş.
Yıllardır Türk halkını bu yolla acımasızca sömürüyorlarmış. Birkaç yılda bir, vatandaştan birine kasıtlı isabet ettirip toplumun şüphelerini sıfırlıyor ve sonra, "güvenlik gerekçesiyle adını saklayan talihli" aldatmacasıyla, oynanmamış numaraları sistem odasında kupon yaparak yıllarca sömürüyorlarmış. Bu aldatmacaya kanmayalım, bu oyunu bozalım. Bu iletiyi bütün Türkiye’ye yayalım.   Kimse oynamasın. Taaa ki; bu sistem cambazları her çekilişte (Millî Piyango gibi) hangi şehirden, hangi bayiden oynandığını, kimin kazandığını açıklama zorunluluğu hissedene kadar. Emeğimizi ve ümitlerimizi sömürttürmeyelim bu sülüklere!..
Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü’nün sadece davul boynunda dolaştığını, o davulu elinde tokmakla çalanların yabancılar olduğunu yeni yeni öğreniyorum, bağışlayın bilgisizliğimi, saflığımı. “AK-ŞAKA”yla karışık, kendisiyle barışık, emekli doktorumuz Erdal Akalın, saf bir yurttaş beklentisiyle, “Milli Piyango Teşkilatı, asgari ücretin yarısı kadar yılbaşı çekilişi bileti alarak, spor Mercedes hayalini yok ettiği ve alınan biletlerin sadece 1/ 4 oranında amorti vererek ağzını kapatmaya çalıştığı AK-ŞAKA için, 2010 yılı içerisinde bir telafi ikramiyesi düşünmekte midir?!.” diye sorgulayarak umut beklentisindeki yalın yurttaşa da arka çıkmış…
Doktor’un iyi niyetinin uzantısı olan bu umudumuz bekleye dursun, biz bu çalıp-çırpma oyununu bozmak için kamuyu uyarmaya çalışırken daha ileri gidip halk adına görev yapan kurumları da işbaşına çağıralım. Ne dersiniz?
Üniversite öğrencisiyken (1950’li ve 60’lı yıllar) Millî Piyango gezici bayisi olarak ayaklarıma kara su inmesine aldırış etmeden bilet satar okul harçlığımı doğrultmaya çalışırdım. Kendime bilet alamazdım, ama son anda satamadığım olurdu, belki (!) umuduyla yakınmazdım. Amorti çıktığı zaman hoplayıp zıpladığım, çoğu zaman da kârı kediye yüklediğim olurdu.
Ama o yıllarda Millî Piyango, adı üstünde millî bir kurumdu. Yabancıya ne zaman satıldığını veya satılacağını da bilmem. Burada bir hinlik olmuş; yabancıya satılmış / satılacak  bu kurum ama adı ‘Millî Piyango’ olarak kalmış ya da kalacak mı? Dolayısıyla sade yurttaş, saf anlayışıyla ikramiye çıkmasa da toplanan para devlete kalıyor düşüncesiyle “kader-kısmet” deyip sineye çekmeye devam ediyor(du). Millî Piyango’ya Z. Bankası vasilik yapıyormuş bugünlerde.
Çok mürekkep yalamış olmama rağmen, yeni uyanmaya başlayan ben de o çoğunluğa dâhil bir yurttaşım. Piyango bileti almaz, toplanan paraları aynı kazanda buharlaşıp giden ‘Şans Topu, 6/49, On Numara’ gibi şans oyunlarını da oynamaz oldum.
Sözün özü, MP’ye hakkımı helâl etmiyor, kamu kurum ve kuruluşlarıyla, Cumhuriyet Savclığı’nın, İnsan Hakları Birliği’nin, Baroların, gönüllü avukatlık hizmeti veren hukuk bürolarının, basın-yayının, Millî Piyango İdaresini ve GTECH adlı İngiliz firmasını mercek altına almalarını talep ediyorum, millî servet aşkına, insanlık adına…
Haksızlıklara duyarlı bir yurttaş 

Monday, January 11, 2010

Yeni Rakının Yayınlanmayan EN GÜZEL reklamı İZLEYİN!

Erkekler kime kadınım der?
Bir erkeğin hayatına kim bilir kaç kadın girer ve çıkar? Hangisine sevgilim, hangisine kadınım diye hitap eder acaba? İkisinin arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var. Şimdi ben kadın gözüyle erkekleri yazmak istiyorum. Ya da olmasını istediğim gibi yazıyorum.

Bir erkeğin hayatına giren kadınların hepsi sevgilidir. Ama bir tanesi vardır ki ona sadece “KADINIM” diye hitap eder. Sevgilim dediği, günlerini gün ettiği, hoş vakit geçirdiği, bazen boşluğunu dolduran, bazen hüzününü dağıtan, bazen onu eğlendiren, bazen onu dertlerinden uzaklaştıran ya da boş zamanlarını doldurandır. Hatta onunla evlenebilir bile. Çocukları bile olur. O artık çocuklarının annesidir. Bir insan olarak onu sever. Ona zarar gelmesini istemez. Bir zaman sevgilim dediği şimdi resmi olarak karısıdır.

Bir erkek "kadınım" diye hitap ettiği zaman ona yüklediği anlam bambaşkadır. Onun içinde şevkat, sevgi, aşk, sahiplenme, kıskançlık, onunla gurur duyma, koruma hissi ve kimseyle paylaşamama vardır. Artık dünyaya neden geldiğini biliyordur. Hayatının anlamı vardır artık. Aradığı sadece o’dur. Onu bulmak ve onunla yaşamak için doğmuştur. Onun olmadığı bir yaşam düşünemez. Çok emindir, tanrı onu sadece kendi için yaratmıştır. Dünyada bir tek o ve kendisi vardır. Onun için canını verebilir. Bu aşktan da öte bir şeydir. Bu bir tutkudur. Bu mantığın bittiği yerde başlayan bir duygudur. Bu kadınım dediği kişinin resmi nikahlı karısı olması şart değildir. Ama zaman zaman karım diye bile hitap eder.

Bu duyguların en güzel örneğini ünlü şair Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Hanım'la evlidir. Ancak Mari Gerekmezyan’a aşık olmuştur. Mari, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun asistanlik yaptığı Güzel
Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümüne misafir ögrenci olarak gelmistir.

1949'da bir gün İstanbul Büyük Kulüp'teki bir toplantıda davetliler, Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını isterler. Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut'u okumaya baslar:

"Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın."

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştır. Çünkü aşklarını bütün İstanbul bilmektedir. O anda yanında oturan Eren Eyüboğlu da anlamıştır. Çünkü şiirde "kadınım, kısrağım, karımsın" dediği kadın kendisi değildir.

Görüldüğü gibi erkekler sadece nikahlı karılarına kadınım ve karım kelimelerini kullanmıyorlar. Bu bambaşka bir duygu. Bunun adı aşk. Doğa üstü bir duygu. İnsanın vücut kimyasını değiştiren, ruhunda volkanların patlamasına neden olan bir duygu. Onu bulduktan sonra kaybetmek ise çok acı verir. Bunu en iyi Ercan Saatçi’nin yazdığı 'Yastayım' adlı şarkı sözü anlatıyor:

Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor

Yıllar sonra bile hiç kimseye söylemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor
..........................
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim


Ne mutlu bütün bu güzel duyguları gerçekten bir ömür boyu bir yastığa baş koyduğu, hayatı birlikte yaşadığı ve çocuklarının annesine duyabilen erkeklere...

http://www.izleburada.com/reklam/yayinlanmayan-yeni-raki-reklami.html

Saturday, December 05, 2009

Size bi reçete yazayım...

10 kuruşa satılan ilacı 3 kuruşa alacağız ama, bunun karşılığında, 10 eczanenin 3’ü kapanacak, hangisini tercih edersinizEczaneler kapanır.

Çünkü, bırakın yıllardır mahallenizde “en faydalı komşu” bildiğiniz eczacının iflas etmesini, 3 kuruşluk şahsi menfaat için babasını bile satan bir toplum haline getirildik.

Hiç çevirme suratını...

Sana soruyorum:

Dünyanın en pahalı benzinini, dünyanın en pahalı elektriğini, dünyanın en pahalı doğalgazını kullanan, dünyanın en yüksek vergisini ödeyen ülke... Nasıl olur da, Avrupa’nın en ucuz ilacını kullanır?
Hiç merak etmiyor musun kardeşim, nereden gelir bu değirmenin suyu?

Avrupa’da 5 ülke seçiyorlar, o 5 ülkenin ilaç fiyatlarından yola çıkarak, bizim ilaçların fiyatını belirliyorlar. Ancak, ne sihirdir ne keramet, işte burada maharet...

Mesela, kalp ilacı... Bakıyor, en ucuz Portekiz’de, Portekiz’in fiyatını seçiyor. Romatizma ilacı, bakıyor, en ucuz Yunanistan’da, Yunanistan’ın fiyatını seçiyor. O romatizma ilacı, İspanya’da daha pahalıymış, ilgilenmiyor, işine neresi gelirse, orayı seçiyor
Mesela, Aspirin... Bakıyor, en ucuz Fransa’da, şak, Fransa’nın fiyatını seçiyor. Halbuki, Fransa eczacısını kolluyor, sübvanse ediyor, ciro düştüğünde Fransız eczacısı çökmüyor. Vatandaşının sağlığını düşünen Fransa, eczacısının da “vatandaş” olduğunu unutmuyor.

Üstelik...

Zurnanın asıl zırt dediği yer.

Dün yaşanan bir vaka...

Tansiyon hastasına ilaç yazmış doktor. Hasta, en yüksek risk grubunda, ilacın dozu en yüksek doz, raporunda yazıyor. Hasta eczaneye geliyor, sistemi açıyor eczacı, bakıyor, o ilacı alırsa hasta, 61 lira fark ödemek zorunda... Ödeyemiyor. Tekrar sistemi açıyor eczacı, en ucuz eşdeğerini tıklıyor. En ucuzu alırsa hasta, hiç fark ödemeyecek ama, o en ucuz ilaç, en düşük doz... Yani, hiç fark ödemeyecek ama, büyük ihtimalle yakında ölecek.

Ekmek var, 400 gram... Ekmek var, 100 gram... İkisi de ekmek mi?
Ekmek. Doy da göreyim!

Demem o ki...

Sen, ilaç fiyatları ucuzladığı için eczacının isyan ettiğini sanıyorsun ama, o eczacı, aslında senin için kavga veriyor, senin için çırpınıyor. Mecbur kalırsa, gözlük satacak, vitamin satacak, bi şekilde hayatını devam ettirecek elbet...

Sana şimdiden Allah rahmet eylesin.


(Hürriyet, 05 Aralik 2009 - Yılmaz ÖZDİL)

Tuesday, December 01, 2009

Bilimin peşinden gitmeyi seç(ebil)mek

Yazar: Özlem Dinç
Alper Nakkaş’ın özgeçmişine bakarken, ilk aşamada biraz başı dönüyor insanın. Futbolcu olacakken askeri öğrenci, askeri pilot olmaya adayken mühendislik öğrencisi olduğunu, sonra hepsini bırakıp ekonomi okuduğunu görünce anlaşılıyor ki kendisi de bir dönem ne istediğini kestirememiş. Sonrasında ekonomik koşulların da zorlamasıyla bankacı olacakken, Alper cesaretini topladı ve akademisyen olmaya karar verdi. Kararsızlıklar, zorunluluklar, mücadeleler ve çetrefilli yol ayrımlarıyla geçen bu sürecin sonunda, Alper kalbinin sesini dinledi ve geçmişte daha çok bir hobi olarak gördüğü matematiği seçti. Şaşırtıcı değil mi? Şimdilerde teoremlerle, ispatlarla boğuşuyor ve vardığı bu noktadan çok memnun, çünkü sevdiği şeyi yapıyor. Ve bana diyor ki “Sanatın peşinden gitmeye karar verebilmek ne kadar güzel ve zor ise, bilimin peşinden gidebilmek de o kadar güzel ve zor”… Kariyerini bir kenara koyup bilimin peşinden gitmeye karar veren Alper’in ilginç hikayesini paylaşıyorum sizlerle.

###

Alper Nakkaş kimdir, eğitimi ve profesyonel geçmişi nedir?

1979 Ankara doğumluyum. İlköğretim’i Ankara’da okudum. Sonra liseye hayatımın akışını çok etkileyecek olan bir okula gittim: İzmir Maltepe Askeri Lisesi. Maltepe’yi bitirdiğimde iki seçenek vardı önümde. Hem Hava Harp Okulu sağlık ve uçuş testlerini başarıyla geçmiştim, hem de askeri öğrenci olarak Gazi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümüne gitmeye hak kazanmıştım. Pek kendi isteğimle olmasa da (askeriyede kişilerin tercihlerinin pek önemi olmayabiliyor bazen) mühendislik eğitimi almak için Ankara’ya gittim. Eğitimimin ikinci senesinde okuldan ve askeriyeden ayrıldım. Tekrar üniversite sınavına girip İstanbul’da Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat’ı okudum. Sonra Bilgi Üniversitesi’nde Ekonomi masteri yapıp doktoram için Amerika’da Vanderbilt University’e başladım. Şu an doktoramın son senesindeyim ve akademik araştırma yapmak üzere çalışma hayatıma başlamak üzereyim. Uzmanlık alanlarım ‘Game Theory’ (Oyun Teorisi) ve ‘Network Theory’ (tam olarak emin değilim Türkçe isminden ama sanırım Ağ Kuramı).

Çok çeşitli ve birbirlerinden çok uzak, ilgili olmayan dönüm noktaların olmuş, bunun sebebi neydi? Ne istediğini tam olarak bilmediğin için miydi? Zorunluluklar ve hayallerin çatışmasından bahsediyorsun, biraz açabilir misin?

Evet, biraz dolu dolu geçti sanırım benim çocukluk ve ergenlik yıllarım. Ne istediğimi çok iyi bildiğimi söyleyemem küçüklüğümden beri. Ama belki hayatım istemediğim şeyleri eleyerek geçti diyebilirim.

Küçüklüğümde aslında en çok yaptığım şey top oynamaktı. Ankara’da Gençlerbirligi’nin minik/yıldız takımında oynuyordum. Ortaokulu bitiren çoğu kişi gibi ben de ailemin isteğiyle her önüme gelen sınava girmiştim: Anadolu lisesi, fen lisesi, özel okullar, askeri liseler. Çoğu sınavda başarısızdım aslında. Sadece Maltepe Askeri Lisesi’ne girmeye hak kazandım. Finansal olarak çok da iyi bir durumda olmayan ailem için bulunmaz bir fırsattı bu. Doğal olarak beni belirsizliklerle dolu futbolcu geleceğinden çok, iş garantili olan askeriye hayatına göndermeyi daha uygun gördüler.
Askeri öğrencilik hayatı ergenlik için biçilmiş kaftan sayılmaz pek. Ruhunun en asabi olduğu ve hayata en çok kabadayılık yaptığın bir dönemde kayıtsız şartsız her söyleneni yerine getirmek bazen zor oluyor. Ama ben genelde iyimser bir insanım. Bu yüzden sanırım, lise yıllarımda hayatta ne yapabileceğimden çok elimde bulunan ortamda ne yapacağımı düşündüm hep. Lise biterken hem Hava Harp Okulu’na girmeye hak kazanmıştım hem de üniversite sınavını kazanarak askeriye adına sivil bir üniversite okumaya hak kazanmıştım. Askeri personel olmanın zorluklarından en önemlisi bence seçim hakkından yoksun olmak. Ben de yoksundum ve ben emir gereği Hava Harp Okulu yerine üniversiteye gitmek zorunda kaldım. Askeri öğrenciliğimde hep aklımı meşgul eden sorular bu dayatma seçimle beraber iyice su üstüne çıktı. “Ben ne yapıyorum?” dedim. Kararımı vermek biraz zaman aldı ama sonunda mali yükünü göz önüne alarak askeriyeden kendi isteğimle ayrıldım. Neden diye sorduklarında, cevabım hep aynıydı: “mutsuzdum”. Bu bana yeterli ama çoğu zaman etrafımdakilere pek de yeterli değildi.

Ne yapmak istediğimi bilmiyordum hala ama asker olmak istemediğimi biliyordum. Tekrar üniversite sınavına girip Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat’a başladım. Üniversite üçüncü sınıfta herkesi bir işe girme telaşı aldığında, ben de ne yapmak istediğimi düşünmeye başladım. İş hayatını hiç bir zaman çok sevememiştim. Ama akademik hayat çok çekici geliyordu bana hep ve o ortamda kalmak istedim. Marmara’yı ortalama bir öğrenci olarak bitirdikten sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi ekonomi masterına başladım. Masterın ilk senesinde şanssız bir şekilde önce annem kalp krizi geçirip by-pass ameliyatı oldu, daha sonra babam ani bir kalp krizi ile vefat etti. O zaman ailenin finansal durumunu düzeltebilmek için HSBC-Türkiye’nin araştırma bölümünde işe başladım. Bankacılığın bana göre olduğunu düşünmesem de yaptığım işten çok memnundum. O zamanki HSBC baş ekonomisti (Ahmet Akarlı) için araştırma asistanlığı yapıyordum. Çok eğlenceli bir iş ortamı idi. Ama ben o işin araştırma yanından daha çok hoşlanıyordum. O yüzden doktora yapmak için yurt dışındaki bir kaç okula başvurdum.

Yaklaşık altı ay sonra ABD’nin Vanderbilt Üniversitesi’nden ekonomi doktorası için kabul aldığımda bir yol ayrımındaydım yine. İyi bir yerde, iyi bir işte çalışırken herşeyi bırakıp gitmek mi yoksa iyi bir eğitim almak mı? Ben gitmeye çok kolay karar verdim. Sadece hayalim olduğu için değil ama aynı zamanda o hayali gerçekleştirebileceğimi bildiğim için.

Matematikçi olmak senin çocukluk hayalin miydi?

Matematikçi olmak çocukluk hayalimdi demek zor. Ama hep çok ilgiliydim. Küçüklüğümden bu yana matematik konusunda hep çok başarılı olmuştum ve hep çok sevmiştim. Simdi çocukluğumu düşündüğümde ilkokulda sayılarla ilgili bulmacalarla ve geometri sorularıyla uğraştığımı hatırlıyorum. İlkokul öğretmenimi matematik sorularımla çok terlettiğimi de. Lisede zevk olsun diye matematik olimpiyat sorularını çözdüğümü de. Genelde bir hobi gibi, eğlence olsun diye uğraşıyordum matematikle ve üniversite yıllarıma kadar hiç ideal mesleğim olarak düşünmemiştim. Zaten hala bir matematikçi miyim bilmiyorum. Ama araştırma yaptığım alanlar çok matematiksel olduğu için kendimi matematikçi olarak görüyorum. Ve hala matematiksel bulmacalar çözmekten çok hoşlanıyorum.

Çevren matematikçi olmana karşı mı çıkıyordu? Ailenin ve çevrenin senden belli bir doğrultuda beklentileri mi vardı?

Pek sayılmaz. Aslında matematik ağırlıklı bir meslek sahibi olup olmayacağım konusunda konuştuğumuz bile söylenemez. Sadece benim sayısal ağırlıklı derslerde başarılı olduğumu biliyorlardı. Ama bunu meslek olarak yapacağımı hiç düşünmüyorlardı sanırım. Benim iyi bir asker, iyi bir doktor veya iyi bir mühendis olabileceğimi düşünüyorlardı hep ve o yönlerde teşvik etmeye çalışıyorlardı.

Matematikçi oluşun nasıl oldu, nasıl bir süreçten geçtin? O zamanlar yaptığın şeye paralel olarak bir altyapı oluşturup kademeli bir geçiş mi yaptın yoksa pat diye her şeyi bırakıp mı bu işe giriştin?

Üniversite üçüncü sınıfta idim karar verdiğimde. Herkeste bir iş bulma telaşı vardı mezuniyet sonrası için. Belirsizlik her yerdeydi. O zamanlar ben de ciddi ciddi ne yapmak istediğimi düşündüm. Ve sessiz sedasız karar verdim. Tabii sadece benim karar vermem yetmiyor böyle bir iş sahibi olabilmek için. Önemli olan ilk adımı atabilmekti ve o ilk adımı atmak zordu. O yüzden kendime bir plan yaptım. Önce master yapıp bu işte başarılı olacağımı ispat etmeliydim. Üniversitenin son senesinde mastera girmemi sağlayabilecek her dersi alıp o derslerde başarılı olmak için bayağı bir uğraştım. Kısacası, gerisini pek düşünmeden ilk adımı atmak için elimden geleni yaptım. Master’a girdikten sonrası bu işi yapmakta azimli olduğum için gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Çevrene bunu kabul ettirme mücadelesi vermek zorunda kaldın mı?

Bu mesleğin zorluğu uzun bir eğitim dönemi olması. En büyük derdim ailemin maddi sıkıntısı idi. Bir işe başlayabilme imkanım varken okumaya devam etmek ailemin ve çevremin tercih ettiği bir seçenek değildi. Onlar bir işe girip çalışmam yönünde bastırıyorlardı. Başarılı oldukça bu baskıların çoğu kayboldu. Ama hala da herkesi ikna etmiş değilim.

Liseyi bitirir bitirmez matematiği seçmiş olmayı ister miydin yoksa içinden geçtiğin bütün bu süreçler mi senin kararını olgunluğa ulaştırdı?

Şimdiki olduğum noktaya gelmek için en uygun yolu kullanmadım diyebilirim. Eğer imkanım olsaydı geçmişte yaptığım bazı tercihlerimi değiştirirdim.

Eğitimin büyük firmalarda iyi bir maaş almanı sağlayabilirdi, şu anki gelirin nasıl? Bir matematikçi iyi para kazanabiliyor mu? Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun mesela - bu iş burada da yapılabilir mi?

Alper NakkaşŞu an hala öğrenci gelirine sahibim. Ama okul bittiğinde Türkiye şartlarına göre çok iyi para kazanabileceğimi biliyorum. Matematikçiler akademik hayat dışında da çok iyi iş sahibi olabiliyorlar aslında. Analiz ve strateji gerektiren her işe çok güçlü aday olabiliyorlar mesela. Ama benim tercihim akademik işler yönünde. Türkiye’de akademik anlamda bu işi yapabilmek yurt dışına kıyasla çok daha zor bence. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de araştırmaya ayrılan kaynakların azlığı. Diğer bir sebep ise Türkiye’deki bu tür pozisyonların iş tanımının daha çok öğretmenlik/danışmanlık çizgisinde bulunması. Akademik araştırma maalesef ikinci planda kalan bir iş tanımı. Şu an ciddi biçimde akademik araştırmalar yapmak istediğim için bir süre yurt dışında kalmayı planlıyorum ama eninde sonunda döneceğimi de biliyorum.

Bütün bunlar olurken, fedakarlıklar yapmak zorunda kaldığını hissediyor musun? Hayalime ulaştım, ama şunlardan vazgeçmek zorunda kaldım gibi…

Her yaptığımız seçim bir şeylerden vazgeçmek aynı zamanda. Benim yaptığım seçimler de bazı şeylerden vazgeçmemi gerektirdi. Doğası gereği araştırma yapmak, insanı zihinsel olarak yalnız kalmaya iten bir meslek bence. En önemli sorunu sosyal ortamlarda hissediyorum. Mesela arkadaşlarıma araştırmalarımın ayrıntılarından bahsedemiyorum çoğu zaman. “Şu ispatı yaparken şöyle bir sorunla karsılaştım” demek zor tabi:) Ya da hafta sonu tatilinde işimi düşünmüyorum diyemiyorum. Eğer bir ispat yapmam gerekiyorsa gecem gündüzüm o soruyu düşünmekle geçiyor. Yurtdışında bulunduğum için ailemle ve Türkiye’deki arkadaşlarımla görüşememek de bu işin bana olan maliyetlerinden sayılabilir.

Şu anda mutlu musun? Sevdiğin işi yapmak sana kendini nasıl hissettiriyor?

Mesleğimden çok memnunum şu anda. Akademik hayat çok dinamik ve eğlenceli. Etrafımda çok zeki, başarılı ve ilginç kişilikler var. Sevdiğin işi yapmak çok güzel bir duygu.
Konu: röportaj • Salı, Aralık 1st, 2009  © 2009 ottimo magazine

Monday, November 23, 2009

BAŞÖĞRETMENİMİZİ SAYGIYLA ANIYORUZ !!

24 Kasım Öğretmenler Günü'nde Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatür'ü saygıyla anıyoruz !

Eğitimin meşalesi değerli öğretmenlerimizin,bu anlamlı gününü Atatürk'ün görüşlerini hatırlatarak kutlamak istiyoruz.

Eğitimdir ki , bir milleti ya hür, bağımsız, yüksek bir topluluk halinde yaşatır yada milleti esaret ve sefalete terk eder.

Memleketimizi, milletimizi hedefe ,gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır:Biri vatanını hayatını hiçe sayarak koruyan asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur.Bu iki ordunun ikisi de kıymetlidir,yücedir.Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.Ancak bir ülkenin geleceğini belirleyecek olan genç nüfusların eğitiminde en önemli görevi üstlenenler tabiki de irfan ordusudur.

Bir millet eğitim ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak eğitim ordusuyla mümkündür.

Öğretmenler!Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri , yeni nesilleri sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesiller sizin eseriniz olacaktır.Eserinizin kıymeti sizin becerinizin ve fedakarlığınızın derecesiyle orantılıdır.

Cumhuriyet ; fikren,ilmen,fennen,bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister.Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yeiştirmek sizin elinizdedir.Sizin başarınız Cumhuriyet ' in başarısı olacaktır.

Okullarda da öğretim vazifesinin güvenilebilir ellere teslimini,memleket evladının o vazifeyi kendine hem bir meslek,hem bir ideal sayacak üstün ve saygıdeğer öğretmenler tarafından yetiştirilmesini sağlamak için , diğer serbest ve yüksek dereceye ,ilerlemeye ve her halde refah sağlamaya uygun bir meslek haline getirilmelidir.Dünyanın her tarfından öğretmenler insan toplumunun en fedakar ve saygıdeğer unsurlarıdır.


ÖĞRETMENLERİMİZİN 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ'NÜ TEKRAR KUTLUYORUM.

Sunday, November 22, 2009

The Top 3 Cost-Cutting Mistakes CIOs Make And How to Avoid Them


A Cautionary Tale – How Not to Cut IT Costs in a Downturn
Years ago I worked as a Product Line Manager, responsible for development of six products, in the IT organization of a $17 billion dollar public firm. Immediately following senior corporate and IT leadership changes, we implemented an aggressive cost cutting program using the tactics.
Within two years, a once relatively efficient and well-aligned IT shop reached a point where it was incapable of delivering projects and running the systems the business depended on. By the end of this transition, most employees were assigned to three to six simultaneous projects, often at two hundred percent of capacity. Employees didn’t know which projects mattered most, and eventually stopped expecting projects to succeed, as there was no means to remedy impediments.
The largest and most important project in the company, one involving hundreds of IT employees and contractors, was a risky new Customer Care system being implemented on a commercial CRM platform that had never been used this way. Senior Directors and above believed the green status reports they received weekly from the consulting company leading the implementation. The non-executive employees in IT knew the system wasn’t functional, but the IT management team trusted the consulting company more than employees. The system broke the minute it went live, and for more than a month customer accounts couldn’t be serviced and retail stores couldn’t add new customers. For months after that, major outages and account data corruption caused billing errors and service problems for thousands of customers. The US Government levied investigations and fines for regulatory violations because angry customers couldn’t cancel their service to join competitors.
Other departments of the company had similarly spectacular declines in effectiveness and customer service. In three months, millions of customers cancelled their service and switched to competitors; an unprecedented level of churn. The stock price went down to a third of its highs. The company plunged from being the largest, fastest growing, most innovative firm in its industry, to being the only major firm to lose subscribers and earnings in this period. It ceased to be the acquirer of choice, and was bought by a competitor at a price that reflected its distress and disarray. This transformation from industry leader to fire-sale disposition was accomplished in less than a dozen quarters.
So here we are again. The current economic downturn has resulted in contraction of IT Department budgets and a mandate to allocate resources to only the most critical projects, then execute flawlessly. In this paper, I outline some bad, but not uncommon tactical reactions to falling budgets, and describe problems those reactions generate. I also recommend a proven alternative for delivering more value with smaller budgets using an Agile and Lean framework that avoids costly project failures, maximizes ROI of projects undertaken, and lets us have a more adaptable and flexible portfolio of projects.
Introduction - The Need to Do More With Less
A recessionary economy puts pressure on companies to maintain earnings while revenues are static or shrinking. Many of the efficiencies business leaders seek to achieve depend on improved systems and streamlined processes, resulting in increased demand for IT projects at the exact moment when IT departments are most capacity constrained. At the same time, the consequences for waste, inefficiencies, and project failures have become extremely high.
In tough times, the key to improving the strategic value of IT is to resist the pressure to retreat to a “keep the lights on” defensive posture. CIOs must increase relative portfolio investments in projects that raise the impact and yield from IT. In other words, deliver more value, faster and cheaper, while ensuring troubled projects are fixed or terminated. But how is this possible?
The answer is to adopt Lean thinking and Agile software development practices in order to run IT as an Agile portfolio. Industry studies of the ROI of Agile projects are now widespread and prove Agile practices deliver a tremendously positive impact on time-to-market, productivity, customer satisfaction, and the quality of products delivered. With a systematic focus on delivering value and removing waste, Agile is especially compelling in tough financial times. Surveys on Agile adoption rates show that mainstream IT organizations are adopting Agile in droves, so all of our competitors will be reaping the efficiencies of Agile shortly.
So the question becomes: “Can we afford NOT to implement Agile now?”
Common (Mistaken) Tactics in an Economic Downturn
Typical responses I’ve seen to an economic downturn include outsourcing and off-shoring, across-the-board budget cuts, and centralization of IT functions into an IT “service bureau.” While companies may see some initial budget savings, each of these tactics proves to be short sighted. Each brings its own set of problems, but in combination, these cost-cutting tactics are highly damaging, hollowing out the organization’s ability to maintain market share and increase competitiveness.
Cost Cutting Option #1: Ship it offshore
I’ve been the customer and manager of several offshore teams, and working in Professional Services I’ve been the subcontractor performing work in our offshore center for my customers. Of course, it’s the promise of huge labor savings with hourly rates less than half those of US developers that is initially so attractive. I’ve found that while large-scale non-core or “utility” projects can eventually achieve savings through outsourcing, even those cost much more the first year or two of the transition. Cost savings here are possible, but are a longer-term proposition at best.
However, when building core internal business applications or customer-facing systems, I’ve seen that that the total cost of development isn’t reduced at all with off shoring. In my experience with systems involving complex or evolving requirements, the man-hours effort and calendar time required to deliver a release has been as much as double that of local development teams, a year later. Here are the main causes:
• Our offshore development facilities generated much higher levels of waste and rework due to defects and wrongly implemented features, including many features that technically “met the spec” but weren’t usable. We had to mitigate these issues with spending on additional levels of oversight, reviews and communications.
• Our offshore teams required much more detailed specifications than were needed previously. A high-level requirement that would have been sufficient for our local developers who know the business had to become a detailed step-by-step specification describing the “how” instead of the “what” and “why.”
• Our outsourcing contracts erected impediments to quickly responding to our feedback and market changes. This further hurt project ROI and delivery time.
Together these obstacles increase costs and erode value delivered. But, because many of them are “soft” costs, they are less obvious than lower dollars paid per developer-hour.
While I’ve experienced successful offshore initiatives, I’ve learned the hard way that it’s expensive, and only appropriate for non-core projects that aren’t tied to improving market share. Consequently, I have shut down several failed offshore operations, including ones we launched with high expectations and confidence after “learning our lessons” on previous failures.
Cost Cutting Option #2: Bottom 10 or Across the Board?
IT organizations are accustomed to demand for services outstripping their capacity to deliver. Many CIOs, after diligently implementing efficiencies for years, are understandably stunned when the CFO asks for a 10% or greater cut in the IT budget as part of the company’s response to the economic crisis.
In the budget cuts I’ve managed, I’ve never had the luxury of obvious expendable projects or functions to kill in order to find a painless 10% savings. Once a project is approved and in process, there are stakeholders passionate about its preservation. How do we cut and avoid those ugly confrontations with our customers? IT management has two choices: a) lay off the bottom 10% of staff, or b) cut all budgets and initiatives equally to spread the pain “fairly” across all divisions and projects. I’ve worked in environments that alternated cycles of both. The risk here is that management fails to also address workload, thus explicitly or implicitly asking remaining employees to make up the difference with longer hours. As time passes and overtime becomes unsustainable, morale and commitment decay, turnover of the best people grows and quality and project outcomes plummet. Eventually it appears to customers that IT delivers projects ever more slowly and erratically and that quality is a luxury IT can no longer afford.
Instead of falling into the trap, smart CIOs insist that customers clarify priorities among their projects to enable good investment tradeoffs. They insist that appropriate quality and a sustainable pace are non-negotiable constants. They work with their business customers to allocate investments across a portfolio of project opportunities using a transparent capacity and delivery model of IT.
Cost Cutting Option #3: Centralize IT into a “Service Bureau” Model
Another tactic IT leadership implements to cope with shrinking budgets and excess demand is the “Service Bureau” model. Corporate IT emulates an internal IT contracting firm, accepting high-bidder projects to keep the new sources of “revenue” pouring into the department. I’ve seen this tactic give rise to several bad organizational behaviors:
• Rigid and burdensome project change control policies. This way of operating is based on the perception that bureaucratic hurdles and expensive paperwork-driven gates can use change requests to generate additional project budget. It also is conveniently used to deflect blame for excessive delays and costs onto customers who “keep changing their mind.” Besides cost overruns, this limits feedback from customers and makes projects less adaptable and responsive to market forces.
• Highly centralized IT. This is based on the hope that centralized control of resource assignment improves economies of scale in IT utilization. But IT centralization increases separation between customers and the IT personnel serving them. This separation causes both loss of alignment with customer goals and loss of knowledge of the customer’s domain and requirements.
• The creation of strong functional silos where employees report to a Functional Manager who is incanted to fill project resource requests. This model’s premise is that managers who aren’t directly vested in projects will support greater resource flexibility for multitasking and reassignment. Instead, this behavior results in employee incentives and advancement that is divorced from project outcomes and customer satisfaction. In turn, this causes several pathologies:
• Decreased employee commitment to their projects and customers.
• Reduced business and domain knowledge in employees.
• Personnel assigned to multiple simultaneous projects, instead of focusing on the most important. This is based on the delusion that if all the customers’ priorities appear to be “in progress,” customers won’t notice sub-par productivity.
Unfortunately, the tactics explained here negatively reinforce each other, creating a powerful system; a death-spiral of project failures, defects, waste, turnover, and unhappy customers.
Implementing Agile Practices –A Strategic Response to an Economic Downturn
While the tactics above may seem like rational responses to the stress of scarcity in the face of unlimited demand, none ultimately help an organization get more value delivered to the business at less cost. After being involved in hundreds of process improvement scenarios, I can say that there absolutely is a better path: Implement Agile development practices throughout your technology organization. It will yield high return on investment and quickly increase value delivered to customers, especially when your resources are static or decreasing.
Agile practices reflect modern best practices from manufacturing and management. Rally Software specifically coaches our clients in adopting an integrated combination of Lean Software Development, Scrum Project Management, and XP Technical Practices, implemented appropriate to the environment. We have experience implementing these practices with software companies of all sizes, corporate IT departments in every imaginable vertical and size up to the largest public companies, as well as US Agencies and State Government.
Hold the Peanut Butter
Spreading our staff thinly across multiple projects crushes productivity. No customer has to hear a firm “no,” so we avoid hard funding choices, but less value is produced per person- hour of labor. Studies show that the context switching cost of multi-tasking a developer between three tasks is 40 percent, leaving 60 percent of capacity for productive work. In this scenario, schedules slide, project overruns cascade and personnel can’t be released to focus on the next project. Productivity of the whole organization declines. This pattern leads to widespread customer dissatisfaction with IT, and eventually pressure from the Line of Business to simply “outsource the whole mess.”
Technology leaders who want to deliver a maximum-impact IT portfolio in tough economic times implement Agile because Agile organizations:
1. Eliminate project failure risks and unrealized sunk investments.
• Deliver highest value features first, release them early and often
• Measure value delivered (outcomes), not secondary artifacts (outputs) 
• Fail fast; terminate investment in projects that don’t prove returns
2. Use Lean principles to strip away the waste preventing you from delivering value – what really matters to the customer. Examples of waste include: inventories and queues, task switching and handoffs, excess production, rework, etc.
3. Re-balance their project portfolio at minimum cost and disruption.
1. Eliminate project failure risks and unrealized sunk investments
It is intuitive that accumulating high levels of sunk investment drives up risk severity. However, it is less obvious that it also drives up risk probability. We all learned in Business 101 class that sunk investment, defined as money spent in the past, should never be considered in making asset allocation decisions for the future. But in real business, the inherent ambiguity of software development encourages us to gamble that the money spent to date will somehow prove to be a good investment if we give the team one more chance to get the project on track. Of course we also dread the prospect of telling our CFO the project must be cancelled at a late stage and treated as a total write-off. These are the roots of optimism that have led to many projects that “smelled” troubled at the three-month mark to zombie-march onward for a year or more before finally being killed with the associated loss of assets and the accompanying acrimony and blame.
Deliver the highest value features first, release early and often
A major benefit of Agile development is its emphasis on early and frequent delivery of features to the user community. Early feedback improves an application’s fit to customers’ actual requirements. This is critical because even the most thoughtfully written specification contains errors, ambiguities, and wrong guesses. Requirements change constantly as our customers learn and the marketplace evolves. Frequent check-ins enables your organization to adjust and adapt at low cost.
When we shorten “time to benefit” by delivering the highest value as early as possible, projects have higher ROI and reduced risk. In long-running, traditional projects, all the financial benefit of using the most important feature is withheld until every last feature, including all low value ones, are completed. A project that yields benefit earlier starts paying for itself earlier as well. Earlier delivery of features ensures the project reaches its self-funding point earlier and therefore consumes less cash.
Measure value delivered (outcomes), not secondary artifacts (outputs)
(Some) Metrics really matter. The most practical method of measuring project status asks one thing before all others, “Was this increment of functionality accepted by the customer?” Following the rules of Agile, the increment is “Done,” if the code, tests, documents and everything needed for release was completed within the iteration. If it meets the customer’s intent, value was delivered. Since the team is getting confirmation at least once a month (preferably every two weeks), the risk of the project deviating far from the “happy path” of customer needs and promised ROI is small.
Why Agile’s early and frequent deliveries matter so much:
Uncertainty is inherent and inevitable in software development processes and products. Ziv’s Uncertainty Principle
For a new software system, the requirements will not be completely known until after the users have used it.
Humphrey’s Requirements Uncertainty Principle
It is not possible to completely specify an interactive system. Wegner’s Lemma
Fail fast to stop projects that waste money
The ability to “fail fast” is another key benefit of Agile. While it doesn’t sound like a wonderful thing, fast failing beat the long and slow kind every time? Empirical measures of project status and value delivered are far less ambiguous and subjective because they reflect value actually accepted by the customer. Projections of a project’s ROI can be based on historical actual. “Failing fast” allows us to fix or kill a bad project long before sunken investment has grown to a huge write-off.
2. Use Lean to strip away waste
Lean manufacturing practices like the Toyota Production System have revolutionized the modern production of goods. Lean focuses on value to the customer, removing all waste (effort that doesn’t add customer value) and optimizing processes for efficiency and quality. Lean processes let workers pull in work just in time and eschews queues and inventory in all its forms, including work in progress. In order to reduce cycle times, Lean emphasizes cross-functional teams performing tasks in parallel, rather than specialization of labor and performing tasks in sequence.
One of the quickest and easiest ways we can deliver more value at less cost is to invest in developing only the right things (and don’t waste money developing the wrong things). Standish Group’s Industry survey indicates that 64% of the features in the average software application are rarely or never used. That means over half the effort, cost, and maintenance that goes into our average projects is waste! Just imagine the jobs you could save and the investments you could fund from a 50% reduction in effort for value delivered!
3. Rebalance your project portfolio at minimum cost and disruption: Agile Portfolio Management
In order to successfully adopt an effective Agile portfolio management and steering process, an organization can implement a number of immediate changes:
Cut the business case requirements to the essential items
For any given project, a high-level business case is usually good enough to compare its ROI to projects in progress or in your backlog. Keep in mind that a business case is a balance between cost and benefit over a specific time interval. Developing the precision of one side (usually cost) way beyond the precision of the other doesn’t improve the business case.
Fast-track projects that promise incremental deliveries with quick ROI
Avoid making big high-stakes project bets whenever possible. This doesn’t mean you shouldn’t undertake ambitious programs, but collaborate with customers to turn big projects into a series of more measurable increments that will have lower risk and higher yield. After the team and customer have shown the ability to deliver value, scale up and accelerate velocity as needed.
Reconsider the portion of the budget your organization calls non-discretionary
In most organizations “keep the lights on” Operating Expenses can account for half to three quarters of the technology budget. This portion of the budget typically isn’t examined as aggressively as Capital Expense investment opportunities, so it hides waste and returns less value than it should. We’ve been able to show customers that 30-40% of their IT budget slated as non-discretionary Operating Expense is actually discretionary.
How do you know when you have an effective Agile portfolio management culture?
Here are a few basic traits you should see:
• Failing projects get fixed fast or killed.
• Some projects end early because the business case is no longer compelling to continue.
• Your organization knows the relative worth of its pipeline of projects, and it can assert that projects in process are more valuable than those in the backlog.
Reprogram the lowest performing 10% of your budget, at minimum, every two years
Ask the business unit leadership to identify the least valuable expenditures in your technology budget to allocate it to higher yield initiatives. This process will help you deliver more value and will have a positive cultural impact by demonstrating that the organization is committed to aggressively managing the portfolio for value delivery. This is good for all functions in the organization.
Conclusion
At a time when budgets everywhere are being slashed, CIOs are under more pressure than ever to cut costs. In this paper, we’ve looked at examples of cost cutting tactics that don’t work and showed how they can even cause long-term damage to an organization. In contrast, we’ve also examined how using Agile and Lean principles can increase delivery value, while simultaneously cutting costs in a way that builds strength and innovation. With Agile and Lean, IT can help the business respond and adapt to the speed of the market, enable innovation and keep the business ahead of its competitors.
Some of the suggestions offered may be difficult to implement, and some may be beyond the control of the CIO, but establishing an Agile portfolio management process will help IT lead the company in strategic value delivered per dollar consumed. If IT can help align their customers around measurable value delivered, and set transparent measurable standards for investment allocation and performance measurement, the strategic value IT delivers to the company will be enormous and conspicuous.


Evan Campbell – MBA, CISA, CSM, Vice President of Professional Services, Rally Software Development



Integrating AI into Clinical Workflows

By Erdem Asma A CMIO's Strategic Assessment of Risks, Opportunities, and Implementation Imperatives for Provider Organizations   with Cl...